İçeriğe geç

Usûlüddin uleması (kelâmcılar), bu şekilde taklitle kazanılan inancın bile insanı kurtaracağını söylemiş ve bunu ıstılahî ifadesiyle, “Taklidî iman makbuldür.”98 şeklinde ifade etmişlerdir. Fakat her ne kadar böyle denmiş olsa da, inkâr ve dalâlet fırtınaları karşısında imanın ayakta kalabilmesi için taklitle benimsenen bu mülâhazaların, daha sonra altlarının doldurularak sağlam bir blokaja oturtulması ve içte hazmedilip sindirilmesi gerekir. Zira taklit, nazarînin başlangıç noktası olarak mebdede bir vazife eda etse de, onunla elde edilenlerin kalıcı hâle gelmesi tahkikle mümkündür. Mesela anne babalarımız, bize Allah’ın varlığı ve birliğiyle alâkalı ilk nazarî bilgileri telkin etmiştir. Fakat bizim daha sonra “Allah birdir.” denildiğinde, kâinattaki her bir nesneden, her bir tekvînî emirden aynı hakikati süzüp çıkartabilmemiz gerekir. Tıpkı bir laborantın laboratuvarda yaptığı tahlil ve tetkiklerle neticeyi ortaya koyma çabası gibi. Bu mevzuda, “Elli defa bunun aksi iddia edilse hakikat budur. Riyaziye-i kat’iyede iki kere ikinin dört etmesinde belki şüphem olabilir. Ancak imana ait hakikatler bende öyle bir kanaat hâsıl ediyor ki doğruluğunda zerre kadar şüphem yoktur!” diyebilecek şekilde, Richter ölçeğine göre on şiddetinde bir depreme maruz kalınsa bile sarsılmayacak sağlam ve güçlü bir imana sahip olunmalıdır.

Taklitle Elde Edilenler, Ceht ve Gayretimize Emanet

142