Ben, burada miracın keyfiyeti üzerinde yapılagelen münakaşaları tekrar edecek değilim. Cumhur-u ulemânın bu husustaki görüşü, Efendimiz’in miraca ruh ve bedeniyle beraber çıktığı şeklindedir.732 O’nun bedeni o kadar ruhaniyat ve nuraniyet kesbetmiştir ki ruhunun adımını attığı her yerde, bedeninin temâşa ve nazarı da vardı. Başkaları ruhlarıyla veya rüyalarında miraç yapabilirler. Ancak, ruh ve cesetle miraç yapmak, sadece Efendimiz’e nasip olmuştur. O işin eri ve o yolun şehsuvarı, O’dur.
Güzel koku, meleklerin ve ruhanilerin gıdasıdır. Allah Resûlü de, onlarla hem ruh hem de ceset itibarıyla iç içe girdiğinden ve onlarla çok ciddî bütünleştiğinden dolayı, güzel kokudan son derece hoşlanmaktaydı ki, güzel koku O’nun içine âdeta inşirah vermekteydi.
İşte Allah Resûlü, “Bana kadın ve güzel koku sevdirildi.” derken ruh ve cesedinin ihtiyacını, bir çırpıda, bu “cihet-i câmia” ile ilan ediyor, kendisine ait hususiyetleri anlatmış oluyordu…
Ancak, bu ilk iki mesele, tabiî, fıtrî ve beşer olmanın gereğidir ki, bunlarda, başkaları da Allah Resûlü’ne iştirak edebilirler. Yani, kadını ve güzel kokuyu sevmek, sadece Efendimiz’e mahsus değildir. Çünkü bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın insan fıtratına yerleştirdiği duygularla sevilirler. Ve bu husus az-çok herkeste vardır.
Üçüncü hususa gelince, işte orada biraz durmak icap eder; zira Allah Resûlü: “Namaza gelince, o benim göz aydınlığım, o benim yavuklum ve o benim şehvetimdir.” der.