Hz. Hamza (radıyallâhu anh), daha müslüman olmadan, Efendimiz’e gelip söylediği bir sözle sanki bunlara cevap vermiştir. Şöyle der: “Ey kardeşimin oğlu! Çölde yapayalnız kaldığım zaman anladım ki, Allah (celle celâluhu) dört duvar arasına girmeyecek kadar büyüktür.” Şimdi ilâhî olduğu iddia edilen bir kitap düşünün ki, bu kitap, İslâm’a girmeden evvel Allah Resûlü’ne gelip Cenâb-ı Hak hakkında böyle diyen Hz. Hamza’nın (radıyallâhu anh) şuur seviyesine dahi çıkamamıştır. Allah (celle celâluhu) anlayışı bu kadar kısır olan kitaba nasıl ilâhî bir kitap nazarıyla bakılabilir ki? Şimdi siz gelin de bunların peygamberler için söyledikleri şeylere inanın!.. Hayır, hem Tevrat hem de İncil, Allah’a (celle celâluhu) ve O’nun makbul ibâdı peygamberlere karşı iftira ve inhiraflarla doludur… Evet, bunlardan biri iftira kaynağı, diğeri de inhiraf ağıdır.
Kur’ân-ı Kerim, peygamberlere yapılan bütün iftiraları reddeder. Zira Kur’ân, mutlak olarak peygamberlere ittiba etmeyi emretmektedir. Onlar, bütünüyle uyulması gereken önder ve imamlardır ki, Kur’ân da insanlara bunu emretmektedir. Peygamberlerin hepsi, Allah’ın (celle celâluhu) rızasını bize aksettiren aynalardır. Onlarda zerre kadar gubâr ve toz bulmak mümkün değildir. İşte bu mânâya işaret ederek Kur’ân-ı Kerim bize hep onlara ait güzellikleri anlatır ve Peygamberimiz’e de anlatmayı emreder.