Bizim kültür sistemimizde, insan-kâinat-Allah münasebeti –böyle bir sıralamada tâbî, metbû müşterek mütalaa edilmiştir– en temel esaslardandır ve bütün zihnî, fikrî, amelî faaliyetlerimiz bu münasebete bağlı cereyan eder. Modern Avrupa mantığı –ki bu, tamamen bir Yunan mirasıdır– bütün mülâhazalarını insan, eşya ve hâdiselere bağlar; dolayısıyla da, ulûhiyet hakikatini ya hiç nazara almaz veya onu tâlî bir mevzû gibi mütalaa eder. Oysaki, bizim düşünce sistemimizde, insan-kâinat bir meşher, bir kitap ve hâdiselerin diliyle bir beyan olarak, varlığı kendinden (Vacibü’l-Vücûd) o Yüce Zât’ı anlatan, O’nun sanat eserlerini teşhir eden ve icraatını seslendiren bir dil, bir sergi ve bir enstrümandır. Yunan felsefesi ve onun çağdaş uzantısı sayılan modern Batı mantığında aktif aklın yanında âtıl bir ulûhiyet telakkisine karşılık, bizim kültürümüzde her zaman sanat-Sanatkâr, eser-Eser Sahibi ve Hâlık-mahlûk münasebeti söz konusudur. Biz, kendi düşünce sistemimizde insan ve kâinatı birer vasıta gibi değerlendirerek, belli bir örfâne ufkuna kadar hep bu vasıtalarla, o Ulular Ulusu Sanatkâra yönelir ve O’nu ararız; ötekiler ise, Ulûhiyet telakkisinin sadece pratikteki neticeleri üzerinde durur ve her şeyi tamamen eşya ve hâdiselere bağlarlar. Ayrıca bizim, aktif aklın yanında her şeyi Kitap-Sünnet, Kitap-Sünnet’in referansı çerçevesinde diğer kaynaklarla irtibatlandırmamıza mukabil, onlar, aklı ve müşâhedeyi bilimin biricik sebebi görerek, âdeta ilmin ve mârifetin yollarını daraltmış sayılırlar.
Özetlemek icap ederse kültür; aslî ve tâlî unsurlarıyla insan tabiatına mâl olmuş; bilinmiş, inanılmış, yaşanılmış, nihayet şuuraltı bir doküman hâline gelmiş mefhum, kural ve insiyakların bütünüdür ki, şuur ve irade söz konusu olmasa da, yer yer belli sebep, sâik ve tedâîlerle mevcûdiyet ve belirleyiciliği duyulup hissedilen epistemolojik bir olgudur.