Oysaki insan, kendini kuşatan bütün kâinatlara, içinde yaşadığı dünyaya, ekosisteme, umum eşyanın birbiriyle münasebetlerine kendi ufkunun darlığı, bilgisinin sınırlılığı, düşüncelerinin değişkenliği çerçevesinde değil; kâinatın vüs’ati, hâdiselerin iç içeliği; sonra kendi arzu, istek ve emellerinin genişliğine göre bakmalıydı; bakmalıydı ki, yaşadığı hayatta, yürüdüğü yolda ve yolun sonu itibarıyla da tabiatının gereği beklentileriyle alâkalı ümitlerinde herhangi bir inkisara düşmesin. Ama o, yığın yığın inkisar yaşadı, yaşıyor; yürüdüğü yol ve kendi akıbetine karşı lâkayt kaldığı sürece de bu kırılıp dökülmelerden kurtulamayacaktır.
Evet, ruhlar âleminden kalkıp dünyaya, oradan berzaha ve berzahtan da ebediyete yürüyen insanoğlunun, bu upuzun ve her bölümüyle ayrı bir hususiyet arz eden yolculuğunu şaşırmadan, sarsılmadan, paniklemeden ve herhangi bir endişeye kapılmadan emniyet ve güven içinde devam ettirebilmesi, insanüstü, hatta zaman ve mekânüstü bir mârifet ister. Hâlbuki o, çok defa, iyi bildiğini iddia ettiği şu âlemde dahi, iki adım ötede nelerle karşılaşacağından habersiz âcizlerden âciz bir zavallıdır.. ve böyle birinin ciddî bir program ve plan isteyen bu upuzun yolu kat’edip gönlünce bir noktaya ulaşmasıysa tamamen imkânsızdır. Evet, yolculuk uzunlardan uzun, konulup kalkılan menziller oldukça fazla, geçilecek yollarda ise bir hayli aşılmaz tepeler ve azgın dereler var. Bu kadar problemli bir yolun aşılıp gerçek menzile ulaşılması için yol âdâb ve erkânını bilen rehberlere ihtiyaç olduğu izahtan vârestedir.
İşte tarih boyu peşi peşine gelen bütün nebiler böyle bir rehberlik misyonuyla gelmiş; insanlığın geçeceği yollara ışıklar saçmış; yoldakilerin gözlerinden perdeyi kaldırmış; Allah, kâinat ve eşyânın hakikati adına arkalarındakilerin ufuklarını aydınlatmış ve onları yalnızlık tasasından, kederinden ve akıbetleri itibarıyla da belirsizlik endişelerinden kurtarmışlardır.