Tarihe mirasçı olmak demek, geçmişin bilinen-bilinmeyen, büyük-küçük bütün birikimine, bu birikimi nemâlandırmaya, yeni terkipler meydana getirmeye, sonra da bütün bunları gerçek mal sahibi olan gelecek nesillere intikal ettirmeye vâris olmak demektir. O bugünle, yarınla alâkalı bu tarihî misyonu eda etmediği takdirde, bugünü berbat, yarını da zayi etmiş sayılacaktır. Bu öyle bir sorumluluktur ki, mirasçı gaflet ve tekâsüle düştüğü ya da onu havale edecek bir başkasını aramaya durduğu, hatta ahiretin cazibedar güzelliklerine kapılıp öteleri arzu ettiği takdirde, belli ölçüde davaya ve tarihe ihanet etmiş ve dolayısıyla da gelecekle aramızdaki köprüleri yıkmış sayılır. Oysaki varlık ve bekâmız adına, geleceğe bizim olacağı nazarıyla bakmamız elzemdir. Onu, duygularımızın, düşüncelerimizin, planlarımızın birinci maddesi olarak bir serlevha hâline getirmek, hareket aktivitemiz adına çok önemlidir. Bunun aksi ise, milletimize karşı bir saygısızlık ve ihanettir. Din, ilim, sanat, ahlâk, iktisat ve aile gibi hemen her alanda bize ait kurumlara omuz vermek ve bu müesseseleri, tarihimizdeki gerçek seviyelerine yükseltmek zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bizler, milletçe böyle bir sorumluluğu yüklenecek azim, irade ve cehd insanlarını bekliyoruz.
Bizim, içten ve dıştan gelecek ihsanlara, düşünce sistemlerine değil; bizim, topyekün milletimizde mesuliyet ve ızdırap şuuru uyarabilecek ruh ve düşünce hekimlerine ihtiyacımız var. Gelip-geçici saadet vaadi yerine ruhlarımızda derûnîlik meydana getirecek ve bizi bir hamlede, mebde ile müntehâyı birden görebileceğimiz seviyeye ulaştıracak ruh ve düşünce hekimlerine.