İçeriğe geç

Oysaki varlık, varlık ötesi ve varlık öncesi âlemlerle alâkalı bizim düşünce sistemimiz ve hayat felsefemiz, bütün eşya ve eşya ötesini bir küll hâlinde ele alıp değerlendirdiği gibi, umumî yaşama tarzımızı da bir bitevîlik içinde belirleyecek enginliktedir. İşte böyle bir sistemledir ki, toplum ve onun cüz’î fertleri, ahlâkî olmayı seyyal hâle getirerek yeryüzünde beklenen evrensel adaleti gerçekleştirebilir ve insanlığın beklentilerine cevap verebilir.. ve bu sayede cemiyet, ruh, ahlâk, fazilet ve tefekkürle beslenmek suretiyle kendi olarak yenilenebilecek bir güce ulaşır; derken medeniyet düşüncemiz, kültür zenginliklerimiz dünyanın her yanında aranan birer mergûb metâ hâline gelir.. ve artık birer veren el olarak, topyekün dünyaya sunmak istediğimiz insanlık mefkûremizi, ahlâk felsefemizi, fazilet anlayışımızı ve adalet telakkimizi daha rahat sunabiliriz. Ve yine böyle bir konum ve seviye sayesindedir ki, devletin bütün kuvvet kaynakları gibi, idarî dinamikleri, içtimaî ve iktisadî esasları da, milletin kendi ruhundan fışkıracak ve bu sayede toplum her türlü “bağımlılık”tan kurtulacaktır. Şimdiye kadar, açık olmasa da, bir kısım zaaflarımız veya medyûniyetlerimizden ötürü, boynumuzda bir tasma gibi taşıdığımız zımnî “bağımlılık” idarî sistemimiz gibi, iktisadî, siyasî ve adlî sistemimizi atâlete uğratmış ve felç etmiştir. Bizden evvel, Anadolu’yu dünyanın en mamur ülkelerinden biri hâline getiren altın soyumuz, kendi idarî ve siyasî sistemlerini, adlî teşkilatlarını kendi ruh malzemeleriyle örgülemiş veya inşa etmişlerdi. Kendi mihenk ve kendi kriterlerine vurmadan, hiçbir düşünce, hiçbir sistem ve hiçbir telakkinin, milletin “harem dairesi” sayılan bu müesseselere girmesine müsaade etmemişlerdi.. müsaade etmek şöyle dursun, koskoca bir cihanla yaka-paça olduktan sonra muvakkat bir yenilgiyle mecruh fakat ümitli, sarsılmış ama imanlı, bir kenara çekilirken dahi, ciddî bir tehâlükle kendi hayat orijinlerini korumaya çalışmış, hep tarih şuuru etrafında kümelenmiş, varlıklarını onlara borçlu bulundukları dinamikleri –hadisin ifadesiyle– damak ve dişleri arasında sımsıkı tutmuşlardı.. ve başları dimdik, dünya-ukbâ telakkileri yerli yerinde ve yepyeni bir dirilişe doğru soluk soluğa idiler…

146