Hikmetin bir diğer mânâsı da, İslâm’ın maslahat ve hikmetlerini kavramaktır. Bunlar, haşr ü neşrin insanın hayatındaki tesirleri, namazın maddî-mânevî hayatımızı düzenlemedeki fonksiyonu; orucun nefis tezkiyesindeki rolü; zekâtın içtimaî denge ve düzenin “kantarası” olması… gibi yeri; haccın, dünya çapındaki Müslümanların bir araya gelmesindeki fonksiyonu ve vazifesi türünden olan şeylerdir ki, hikmetin birer yanı sayılabilirler.
Âyetteki ifadesiyle “Allah, hikmeti kime vermişse ona çok hayır vermiş.”4 demenin mânâsı, onu kim kavramışsa, Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarına mazhar olmuştur, anlamına gelir ki, bu da ondan anladığımız hususlardan biri sayılır.
Bazıları da hikmeti, “Esmâ-i ilâhiyenin esrarını kavramak.” şeklinde anlamışlardır ki, bu da önemli bir tevcihtir; evet, kim baktığı her yerde cilve cilve esmâ-i ilâhiyenin dalgalandığını görüyorsa, o, hikmeti de kavramış demektir. Esmâya bakıp onun cilvelenmesini sezen bir hak dostu bu duygu ve düşüncesini şöyle ifade etmektedir:
Yani esmânın cilvelerine bakan, Müsemmâ-yı Akdes’i görür ve Allah’ı müşâhede ediyor gibi olur. Kâinatta, eşya ve hâdiseler içinde her hâdise böyle birini dize getirir, O’na secde ettirir ve başını yere koyup gözlerini kapayarak derunî hislerine daldığı zaman, –O, şekilden keyfiyetten, kemmiyetten münezzehtir ama– başını O’nun Arş’ının kavâimine koymuş gibi bir enginliğe erer. Artık, her ses ona Allah’tan gelen bir nağme gibi, her renk Allah’ın isimlerinin istihalelerinden ibaret bir atlas gibi görünür. Bu da hikmetin ayrı bir buudu olsa gerek…