Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz ibadetlere karışan gösteriş ve riya duygusunu ele alır ve şöyle buyurur: Kıyamet günü ilk hesaba çağrılacak üç grup insan vardır: Kur’ân’ı ezberleyen, cihad ederken şehit edilen ve Allah’ın kendisine bol mal verdiği zengin. Allah cihad için savaşa çıkanı hesaba çeker ve ona: “Niçin cihad ettin?” der. “Senin rızan için.” cevabını verince de “Yalan söyledin.” buyurur Allah. Zira o bunu kendisine “cesaretli, şeci insan” desinler diye yapmıştır. Ve karşılığını da dünyada almıştır.
Binaenaleyh, yüce bir dava uğrunda, mücadele ve mücahede edecek kimselerin, öncelikle safileşmesi, durulması ve verdiği musibetlerle günahlarının gitmesi için Cenâb-ı Hak onları imtihan ediyor, belâya maruz bırakıyor, mürâîleri ve riyakârları, bu saf ve duru topluluktan ayırmak için onları tekrar ber tekrar eliyor; eliyor çünkü, insanın namazına, cihadına ve orucuna, dahası her şeyine riya girebilir, ancak belâ ve musibete riya girmez.
Evet, dinde insanın başına gelen musibetler menfî ibadet şeklinde yorumlanmıştır. Dolayısıyla bunlara riya girmez. Bunlar, insanın ibadet yaptığının farkına varmadan ona sevap kazandıran türden şeylerdir. İnsanın ayağına batan bir diken bile onun günahlarının dökülmesine vesile oluyorsa –ki, Efendimiz hadislerinde bunun böyle olduğunu söylüyor– ciddî sıkıntılara maruz kalması da onu bütün bütün temizler, paklar; paklar da bunun içine de hiç riya girmez.
Allah (celle celâluhu), içinde riyanın ve gösterişin bulunmadığı menfî ibadet dediğimiz hususlarla kendi salih kullarını serfiraz kılıyor. Bunlarla enbiyâ-i izâmı, evliyâ-ı izâmı ve ulemâ-i kiramı safileştiriyor, kurb-u huzuruna almaya layık hâle getiriyor. İşte bu, Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen kanunudur; dün böyle olduğu gibi, bugün ve yarın da böyle olacaktır.