İçeriğe geç

Buraya kadar anlatılanlar hüdâ-hevâ temyizinde dinin sarih nasslarının söz konusu olduğu veyahut amel ve davranışların zâhirine göre kanaat belirtmenin mümkün olduğu hususlarla alâkalıydı. Ancak bazı durumlar vardır ki, orada hüküm ferdin kendi vicdanına kalmıştır. O noktada açık ve net bir şey söylemek oldukça zordur.

Meselâ siz, temel disiplinler açısından meseleye bakıp falan kişinin Allah’a kulluk yaparken kulluğuna hiçbir şey karıştırmadığı gibi bir sonuca varır ve ona göre muamelede bulunursunuz. Hâlbuki o şahsın içinde bin bir türlü arzu ve hevesler dönüp durmaktadır. Meselâ dua için el kaldırış ve namazda el pençe divan duruşunda bile farklı mülâhazalar söz konusudur. Sürekli “Allah” diyor gözüktüğü hâlde, hakikatte kalbi hep dünyaya bağlı bulunmakta, “Dünya.. dünya..” diye atmakta, kendi rahatını, makam ve mansıbını düşünmektedir.

İşte bu noktada hüküm, tamamen vicdan hakemliğine kalmıştır. Burada kişi kendisiyle yüzleşmeli ve vicdanına dönüp ne kadar samimi olduğunu sorgulamalıdır. Çünkü أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلٰهَهُ هَوَاهُ“Görmedin mi o hevâsını ilah edineni?”4 âyet-i kerimesinde de buyurulduğu üzere insan hiç farkına varmaksızın hevâ putunun peşine takılıp dalâlet vadilerine sürüklenebilir.

343