Üstad Hazretleri’nin mesleğinde insan tabiatını inkâr etmeme bir esas olduğundan, eserlerde, zevk-i ruhaniye kapı aralandığını görüyoruz. Meselâ hatırlanacağı üzere Yirminci Mektup’ta, önce iman-ı billâh zikredilmiş, sonra marifetullah, daha sonra muhabbetullah ve ardından da zevk-i ruhanî denilmiştir.1 Ancak burada bir hususun gözden kaçırılmaması gerekir. O da şudur: Eğer bu silsilede nazara verilen lezzet-i ruhaniye, ibadet neticesinde ve talep edilmeksizin ortaya çıkan bir zevk-i ruhaniyse, onda bir mahzur olmasa gerek. Fakat ibadet ü taat, zevk-i ruhaniye ulaşmaya bağlanmışsa, orada yine hevâ u hevese uyulmuş demektir. Çünkü hiç kimse Allah karşısında alacaklı değildir. Bizler ömür boyu başımızı secdeden kaldırmadan ibadetle meşgul olsak yine alacaklı konumunda olamayız. Çünkü biz zaten, Allah’ın ihsan buyurduğu sayısız nimetlerle alacağımızı tâ baştan almışız. Üstad Hazretleri’nin enfes ifadeleri içinde: “Ubûdiyet mukaddeme-imükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-isâbıkadır.”2 Meselâ vücudumuzdaki her bir organımız Allah’ın büyük bir nimetidir. Bir düşünün; bir dudağınız olmasa belki yine konuşabilirsiniz. Ancak böyle bir durumda olsanız ve imkânınız da bulunsa, size bir dudağı bir milyar dolara verseler alır mısınız, almaz mısınız? Bence sahip olduğumuz nimetlerin gerçek fiyatı işte budur. Kısasta ortaya konan diyet miktarını, onun gerçek bedeli olarak anlamamak gerekir. Çünkü kısastaki diyet miktarı, tecziye mülâhazasıyla ortaya konmuştur. Yani diyetle, zarar veren tarafı cezalandırma, mağdur tarafı da memnun etme esas alınmıştır. Yoksa ortaya konan diyet miktarı insanın o uzvunun gerçek kıymetini ifade etmemektedir.
Dipnotlar
- 1 Bediüzzaman, Mektubat s.253-254 (Yirminci Mektup, Mukaddime).
- 2 Bediüzzaman, Sözler s.384 (Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal, İkinci Meyve).