Heyecan mefhumu da aslında his rüknünün ayrı bir yanını oluşturur ve onun, insanın iç yapısında eda ettiği ayrı bir misyonu, ayrı bir fonksiyonu vardır. Evet, insanın, insanî sorumluluk şuuruna ermesi, hakikî insan olma ufkuna yürümesi bir mânâda onun, dünyada olup biten hâdiseler karşısında tepkisiz ve hareketsiz kalmaması, ızdırap duyup heyecan yaşamasıyla irtibatlıdır. Bir dönem başka bir münasebetle dile getirildiği gibi; “‘Falan kimse havadan nem kapıyor.’ derler! Ona ruhum feda! Ya yağmur altında dahi ıslanmayanlara ne demeli!..” mülâhazasını burada da hatırlayabiliriz. Bu sebeple eğer bir insan, dünyada birbirini takip eden kızıl kıyametleri, üst üste yaşanan zulüm ve felaketleri bir sinema seyrediyor gibi seyredip duruyor, onlar karşısında herhangi bir ürperti ve heyecan duymuyorsa, göğsünde kalb taşıdığı şüpheli bu insanın ciddi bir heyecan yorgunluğu yaşadığı, daha doğrusu heyecan bakımından ölüp gittiği rahatlıkla söylenebilir. İşte böyle durumda olan bir insanın yüreğinde yeniden heyecan uyarıp tetiklemek çok önemlidir. Ancak en az bunun kadar önemli diğer bir mesele de, yaşanan heyecanın dinin muhkemâtıyla ve akılla test edilmesidir. Yoksa akıl ve dinin kontrolünde olmayan heyecan sahibi bir fert, isyan ahlâkını yanlış bir şekilde yorumlayarak etrafını yakıp yıkabilir. Dolayısıyla heyecanın belli kalıplara konulup dengeli hâle getirilmesi, insanîleştirilip uysallaştırılması çok önemlidir ve böylece o bir tahrip unsuru, zararlı bir duygu olmaktan çıkarılarak faydalı hâle getirilmiş olur. Bu açıdan his ve heyecanı, bir taraftan aklın alanına giren sahalarda akılla tadil etmek, dengelemek, aklın endâzesinden geçirip ölçülü hâle getirmek; diğer taraftan da onu din-i mübîn-i İslâm’ın mihengine vurarak test etmek çok önemlidir.