Annem yaşasaydı, doksan yaşını aşmış olacaktı; zaten elden ayaktan düşmüştü. Fakat, öyle de olsa, şu merdivenleri çıkarken kaç defa düşünmüş ve kendi kendime “Ah anacığım, keşke hayatta olsaydın da seni sırtıma alsaydım, şu basamakları sırtımda çıkarsaydım; yemeğini yedirseydim, yatağını serseydim ve doya doya ellerini öpseydim. Sen de bana ‘Oğlum, Allah seni Firdevsiyle sevindirsin!’ deseydin, hakkımda dualar etseydin.” demişimdir. Babam için de aynı hisleri beslemişimdir. Bunlar içimdeki ukdeler… “Keşke” demekten alamıyorum kendimi… Emin olun, bunları size bir şey ima etme mülâhazası taşımadan, sadece meseleyi kendi sorumluluğuma bağlayarak söylüyorum. Her gün sırtıma alıp taşısaydım, oradan oraya götürseydim de haklarını ödemiş olamazdım ama sevgi ve hürmetimi hiç değilse o şekilde ifade edebilmeyi çok isterdim.
Vuslat Ahirete Kaldı
Heyhat ki, bazı şeylerin ve bazı kimselerin kıymetleri yokluklarında anlaşılıyor. Anne, baba, amca, dayı, teyze, hala gibi insanların kıymetleri de ayrılıklarında daha çok ortaya çıkıyor. İnsan ancak onlardan cüdâ düşünce ve yerleri boşalınca fark ediyor onların değerlerini. Firkat ateşi sinesini yakınca “Vah anam, ah babam” diyor, “dede, nine” diye inliyor, sağına soluna “amca, dayı, teyze, hala” diyerek bakıyor ama artık iş işten geçmiş oluyor. Ayrılık kadr ü kıymet bildiriyor; fakat, o andan sonra yitiği telafi etmek, eksikliği gidermek ve o boşlukları doldurmak mümkün olmuyor.