Bu itibarla sofîlik önemli bir yoldur. Onlar meselenin amelîsini duymuşlardır. Amelîden kastımız da yapılan amellerin kalb ve ruh hayatına bağlı götürülmesidir. Mesela ibadet ü taat tabiatınızın bir yanı hâline gelirse, yeme ve içmeye duyduğunuz arzu kadar ibadete de arzu duyarsınız. İmanda derinleşme dediğimiz husus da işte ancak o zaman gerçekleşir. Evet, imana müteallik meseleler tabiatınızın bir derinliği hâline gelmişse, içinizde O’na karşı bir iştiha oluşur ki, işin hakikati de budur.
Hazreti Pîr; “Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.” diyor.110 Demek ki, kalb ve ruhun; cismaniyet, beden ve nefsânilik üzerinde bir derece-i hayatı var. Şayet böyle bir derece-i hayat; tedebbür, tezekkür, tefekkür ve amelle ihraz edilecekse, bu ihmal edilmemelidir.
Şimdiye kadar milyonlarca asfiya, evliya, ebrar ve mukarrabîn peygamberane bir azim ve kararlılıkla bu mevzuda çok ciddî gayret göstermiş ve kat-ı merâtip etmişlerdir. Allah’ın izni ve inayetiyle –İmam Rabbânî Hazretleri’nin bu konuda farklı bir mülâhazası mahfuz–111 hakka’l-yakîn mertebesine ulaşmışlardır. Nazarîyi amelîye çevirmiş ve “bal”ın sadece ismini duymakla kalmamış, tatmış ve onun ne olduğunu anlamışlardır. Size bal veya kaymağı ne kadar mükemmel ve baş döndürücü tasvir ederlerse etsinler, onları ağzınıza alıp, dil ve damağınız arasında gezdirmedikten sonra hakikî mânâda onların tatlarının nasıl olduğunu asla anlayamazsınız. Mesela şu an size başınızı döndürecek ölçüde Cennet tasvir edilse, “Bir dakika rü’yet-i cemal, binlerce sene Cennet hayatına mukabildir.”112 denilse bile, bunlar yaşanmadıktan sonra ne kadar anlaşılabilir ki!