Asıl konumuz olan Osmanlı Devleti’ne dönecek olursak, esasında bu kadar çok hasımlarla muhat olan bir devletin yıkılmasına değil, nasıl bu kadar uzun ömürlü bir hayat sürebildiğine hayret etmek lazım. Çünkü biz, yirmi beş senedir dağdaki bir avuç eşkiya ile başa çıkamadık. Düşünün ki, koskocaman hasım bir cephe, denizler de dahil, dört bir taraftan Osmanlı’yı çepeçevre sarmışlardı. Bu hasımlarla mücadele ederken onun yeniden kendi olarak ayağa kalkması, derlenip toparlanması oldukça zordu. Fakat o, her şeye rağmen varlığını sürdürdü ve belli ölçüde tarihî misyonunu eda etti. Bütün bunları göz önünde bulundurarak Osmanlı’nın faziletlerini ilân ve itiraf etmek, mehâsinlerini hayırla yâd etmek ve Allah’tan onlar için mağfiret dilemek gerekir. Altı asır ayakta durabilmek dünyada başka hiçbir “imparatorluğa” nasip olmamıştır. –Roma İmparatorluğu’nun da böyle uzun bir dönem varlığını sürdürdüğü iddia edilebilir. Ancak bildiğiniz üzere Roma’nın başına altı-yedi sülâle gelmiş ve farklı süreçler yaşanmıştır. Mısır’daki Firavunlar da tek sülâle değildir; onlar da iki, üç asırda bir değişmişlerdir.– Dolayısıyla bir taraftan Doğu’dan-Batı’dan büyük bir hasım cephenin sürekli hücum ve taarruzlarına maruz kalmalarına, diğer taraftan memerr-i akdâm olan çok tehlikeli bir noktada bulunuyor olmalarına rağmen Osmanlı Devleti’nin altı asır payidâr olması kanaat-i acizanemce hayret edilmesi gereken bir husustur.