Kanaat-i acizanemce günümüz dünyası da insanlığın yine bütün bütün çılgınlaştığı dönemlerden birine şahit oluyor. O ona saldırıyor, o da diğerine. Kim kuvvetliyse o haklı görülüyor. Kuvvetli, kuvvetin hakkını vermesi gerektiği mülâhazasıyla hemen insanları hizaya getirmeye, toplum üzerinde vesayet kurmaya yöneliyor. Bu, toplumsal çapta öyle bir hastalık hâline gelmiş ki, devleti idare edebilecek yüksek bir firaset ve kiyaseti olmayan zayıf karakterli insanlar bile “yönetme” sevdasına tutuluyor ve “Acaba biz de gücü ele geçirip toplumu istediğimiz şekilde dizayn edebilir miyiz? Parmakla gösterilen, alkışlanan, el üstünde tutulan insan hâline gelebilir miyiz?” demeye başlıyorlar. Dinleri, millî mefkûreleri, ülke menfaati adına değil; kendi çıkarları ve istikballeri adına başa geçmeyi, muktedir olmayı ve toplumu yönetmeyi arzuluyorlar. Bu hedeflerine ulaşma adına da yalan, aldatma, ikiyüzlülük gibi her yolu mubah görüyorlar. Ne var ki bu gibiler muvakkaten yalancı zaferler elde etseler bile, Cenâb-ı Hak onlara bunun kat katı hezimetler yaşatacaktır.
Hedefin meşru olması gerektiği gibi, hedefe ulaşma adına kullanılacak bütün yolların da meşru, insanî, ahlâkî ve ilâhî kanunlara uygun olması gerekir. Bir hedefe ulaşma adına her vesilenin caiz görülmesi, mü’mince bir düşünce tarzı değildir. Böyle bir yaklaşım enbiya-i izamdan fersah fersah uzak olduğu gibi, onların vârislerinden de fersah fersah uzak olmalıdır.