İnsana düşen vazife, kâinat kitabını çok iyi okuyarak, canlı-cansız varlıklar üzerinde araştırmalar yaparak bir taraftan Allah hakkındaki marifetini artırmak, diğer yandan da insanlığın ve tüm varlığın hayır ve salahına hizmet edecek çalışmalar yapmaktır. İnsanın tasarruf yetkisinin sınırı da bununla çizilmiştir. Yani Allah’ın yarattığı şekliyle kâinatı muhafaza etmek, onun maslahatına olacak çalışmalar yapmak. Aksine, Allah’ın vaz ettiği “fıtrat”ı değiştirmek, onun yetki sınırlarını aşar. Dolayısıyla onun tasarrufları, fıtrata müdahale kapsamına girer, zarar ve ifsada sebebiyet verirse, o, kendisine verilen yetkiyi suiistimal ediyor demektir. Mesela günümüzde moleküler biyoloji, genetik mühendisliği gibi bilimler olabildiğince ilerledi. Bu alanlarda yapılan deneyler, testler, çalışmalar şayet insanlığın yararına olacak şekilde kullanılırsa; sözgelimi bir kısım hastalıkları tedavi etme, insanlığın onulmaz bazı problemlerine çözümler üretme, toplum huzurunu temin etme istikametinde yapılacak çalışmalarda dinen bir mahzur olmadığı gibi dinin bunları teşvik ettiği söylenebilir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerinden istifade etme, Cenâb-ı Hakk’ın kainata koyduğu hususiyetlerin, yine kainatın maslahatına kullanılması mânâsına gelir. Hatta Kur’ân-ı Kerim’de geçen bir kısım peygamber mucizelerinden bunlara işaret ve teşvikler de bulunabilir. Fakat araştırmacılar, durmaları gerekli olan sınırda durmaz, mesela hormonlar veya genler üzerinde yapacakları yanlış müdahalelerle çevreyi bozar, insan sağlığına zarar verir, canlı bünyelerde deformasyona sebep olurlarsa meşru çerçevenin dışına çıkmış olurlar.
Şunun hatırda tutulması gerekir ki, insanın Allah’ın halifesi olması, yani eşyaya müdahale hak ve imkânına sahip olması, büyük bir potansiyeldir. İnsanın bunu fiiliyata geçirebilmesi için bir taraftan eşya ve hâdiseleri didik didik etmesi, diğer yandan da tefekkür ve çalışmalarını natüralizm sınırlarında bırakmayarak daha ileriye götürebilmesi, maddeyi aşarak Hz. Müteal’e ulaşması gerekir.