Bazıları çoğulculuğu, her türlü aşırılığın, sapkınlığın ve ahlâksızlığın kabul edilmesi olarak gördüğünden buna karşı çıkıyor. Gerçekten de bazı kimseler serazat yaşamayı ve her tür ahlâksızlığı hakkı olarak görebilir, demokrasi ve özgürlüğün bir gereği sayabilir. Bir mü’minin doğru bulduğu ve onayladığı fiil ve davranışlar bellidir. Fakat bizim bir şeyi yanlış bulmamız ve kabul etmememiz, –kendi hukukumuza, başkalarının hukukuna ve kamunun haklarına dokunmadığı sürece– söz konusu davranışları yapanlara karşı ilan-ı harp etmemizi gerektirmez. Nitekim Peygamber Efendimiz, hem Mekkeli müşriklerle hem de Medineli münafık ve Yahudilerle uzun süre bir arada yaşamış olmasına rağmen bunun örneğini vermiştir.
Peki, yanlış bulduğumuz tavır ve davranışlarla hiç meşgul olmayacak, kötülükleri önlemeye çalışmayacak mıyız?
Biz bunları söylerken, kötülükler karşısında bütünüyle sessiz kalınması ve hiçbir şey yapılmaması gerektiğini kastetmiyoruz. Elbette mü’minler öncelikle güzel örnek olmalı, sonrasında da imkân ve fırsatların elvermesi ölçüsünde doğru bildikleri hakikatleri ifade etmelidirler. Her zaman usûlüne uygun bir tarzda, insanların hissiyatlarını hesaba katarak, reaksiyona sebep olmayacak tarzda, yapılması gerekli olan şeyleri teşvik, yapılmaması gerekli olanlara karşı da başkalarını uyarma, mü’minin temel vazifeleri cümlesindendir. Burada ifade etmek istediğimiz asıl husus, birilerinin demokrasi ve hürriyetin gereği olarak gördükleri hayat tarzları karşısında, toplumsal ahengi bozacak ve fitnelere sebep olacak tarzda düşmanca tavırlar ortaya koymamadır. Yoksa olumsuzlukların üzerine sert bir şekilde gidilecek olursa, ileride ıslah ve tamir adına yapılabilecek güzel işlerin de şimdiden önü kesilmiş olur.