İçeriğe geç

Esasında bir mü’minin, yaptığı işleri, kendine ait yanıyla ayaklar altına alınıp ezilecek şekilde görmesi, yüzüne gözüne bulaştırdığını düşünmesi; fakat Zât-ı Ulûhiyet’in teveccühünün bir semeresi olması itibarıyla da çok küçük muvaffakiyetleri bile tebcil etmesi, haddizatında bir çelişkidir; düşünce istikametini koruyabilme ve hâdiseleri doğru değerlendirebilme adına onu dengede tutan güzel bir çelişki. Yoksa insanın elde ettiği başarıları kendisinden bilmesi, muvaffak olduğu güzel işleri kendine bakan yanıyla büyük görmesi, onun gurur ve kibir dünyasını besleyip büyütecektir.

Nimetler içinde yüzen, sürekli muvaffakiyetler sergileyen bir kişi, bunları kendinden biliyorsa hiç farkına varmadan Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu yönüyle de, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en yüce Rabbinizim!”39 diyen Firavun’dan bir farkının olmadığı söylenebilir. Dolayısıyla ortaya konulan güzel işlerle Cennetlerin elde edilmesi de Cehennem’e müstahak hâle gelinmesi de mümkündür. Mesela çaba ve gayretleriyle ülkeyi baştanbaşa Cennet hâline getiren bir insan, “Bunu kendi dehamla başardım.” dediği anda hiç farkına varmadan şirk bataklığına saplanmış demektir. Oysaki bu güzellikleri kendine mâl etmek yerine öncelikle asıl sahibine (celle celâluhû) verebilse, ardından da, neticenin hâsıl olması için emek sarf edenlerin gayretlerini, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına şart-ı âdi plânında bir davetiye mânâsına hatırlayabilse, Firdevslere otağını kurabilir.

57