Hatta insan, mülk buudunun yanında melekût âlemine ait yönü üzerinde de durmalıdır. Nefsini anlamaya çalışmalı, ruhunu düşünmeli ve Allah’la münasebetlerine bakmalıdır. Kendisinden çok daha akıllı nice insanların küfür ve dalalet vadilerinde dolaştıklarını göz önünde bulundurmalı ve sahip olduğu imanı adına Allah’a şükretmelidir. Aynı şekilde mantık ve muhakemesi bizden çok daha derin öyle insanlar vardır ki, maalesef bunlar sahip oldukları nimetleri kullanarak İnsanlığın İftihar Tablosu’nu tanıyamamış, Kur’ân-ı Kerim’den istifade edememişlerdir. Dolayısıyla bütün bunların düşünülmesi bir taraftan insandaki şükür duygularını harekete geçirecek, diğer yandan da onun elindeki imkân ve fırsatları çok daha verimli değerlendirmesine yardımcı olacaktır.
Kısacası insan, bütün bir hayatını ciddi bir tedebbür, tezekkür ve tefekkür dantelasıyla işlemeye bakmalı; tığını, güzel bir desen ve mânâlı bir netice elde edecek şekilde elindeki atkılar üzerinde sürekli hareket ettirmelidir. Bunu sağlamanın yolu ise, yaşadığı dünyayı ciddi bir şuurla ele almaktan geçer. Günümüzde bunu “farkındalık” kelimesiyle ifade ediyorlar. Evet insan, hem maddî ve manevî yönü itibarıyla kendisinin hem de eşya ile kurduğu münasebetlerin farkında olmalıdır. Farklı bir ifadeyle o, bir taraftan küçücük cirmine rağmen cirimleri aşkın münezzeh, mukaddes ve müteal bir varlıkla nasıl bir münasebetinin bulunduğunu iyi okumalı; diğer yandan da kendisiyle alâkalı hâdiseleri çok iyi süzmeli ve araştırmalıdır.