İlk merhale, esmâ, sıfât ve daha değişik izafât ve itibarların min vechin mülâhazaya alınmadığı ehadiyet meclâ ve aynasıdır ve aynı zamanda zâhir ve bâtının da birleşik noktası sayılmaktadır. Bu itibarla da ona umumiyetle “berzahiyyetü’l-kübrâ” denegelmiştir. “Taayyün-ü evvel” bu merhalenin ayrı bir unvanı, hakikat-i Ahmediye ise –ehadiyet ve vahidiyetteki farklı mütalâa türünden, “hakikat-i Ahmediye” ve “hakikat-i Muhammediye”yi tercihte de benzer bir mülâhazadan söz edilebilir– en yaygın ve en çok kullanılan ismidir.
İkinci merhale, esmâ ve sıfâtın zuhur, tecellî ve inkişaf alanıdır ki, bu âlem melekût ve mülk şeklindeki tafsilin de nokta-i evvelidir. Vahidiyet ufku da diyeceğimiz bu merhale, özünde melhuz ve mermuz bulunan kesretin, tecellî-i esmâ ve sıfât karşısında mütelâşi olup gittiği dairedir. “Ayn-ı sâniye” bu dairenin en mâruf unvanı, “menşe-i mâsivâ” tecellî alanı itibarıyla en meşhur adı, “Hazretü’l-Cem” de hususiyetinin sıfatı olarak anılagelmiştir.
Vâhid ve dolayısıyla da vahidiyet, hâricen ve zihnen terkip, taaddüt ve bunları gerektiren ya da bunların gerektirdiği cismaniyet, tahayyüz gibi durumlardan, müşareket, mümaselet gibi şaibelerden münezzehiyetini ve sıfatı bulunduğu Hazreti Mevsuf’un bütün vücuhuyla vahidiyetini; kesret-suret, cevher-araz gibi şeylerden müberra olduğunu gösteren bir vasıftır. Bu, bütün güzelliklerin –celâlî bile olsa– lütufların, ihsanların, mükâfatların inkişaf ve zuhurlarının da kaynağıdır. Aynı zamanda bu mukaddes ve müteâl merci-i mübarek, –idrak ve ihata edilebilirlik mülâhazası açık– pek çok hakikî ve izafî güzelliklerin de menbaı sayılmıştır. İsterseniz siz buna, celâlin, mertebe-i kemaldeki zuhurunun, cemal şeklinde tecellîsi de diyebilirsiniz.. aslında, bütün cemal ve kemaller, bütün celâl ve azametler O’nun cilve-i cemal ve celâlinin bir gölgesi, hatta gölgesinin gölgesi mesabesindedir.