İçeriğe geç

Ulvî-süflî, basit-mürekkep hemen her ortamda ve hususiyle de zâhiri ve bâtını itibarıyla bütün kemalâta namzet ve ona en mücellâ bir ayna konumunda bulunan insanda, görülüp sezilen, duyulup hissedilen tecellîye “tecellî-i âsâr”; ilâhî ef’âlin kulun kalbinde münkeşif olması ve bakış zaviyesini ayarlayıp –Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle– tabiatperestliğe düşmeden “tecellî-i esmâ’ya açılma mazhariyetine “tecellî-i ef’âl”; ilâhî isimlerin nurları altında tamamen onların rengine boyanıp ve duygular itibarıyla onların aynası hâline gelmeye “tecellî-i esmâ”; Allah tarafından mü’minlere, hususiyle de sadık kullara ifâza olunan ve onları dört bir yandan saran tecellîye “tecellî-i rahîmî” veya “tecellî-i hâs”; bütün mevcudata ifâza olunan ve vücud hakikatine bakan muhit tecellîye “tecellî-i Rahmânî” veya “tecellî-i âmm”; Allah sıfatlarından birinin veya birkaçının mü’min bir kalbte münkeşif olmasına “tecellî-i sıfat” –ki böyle bir mazhariyete eren kimseye Cenâb-ı Hak onda tecellî ettireceği herhangi bir sıfatın in’ikas veya inkişafı sayesinde o kulunu, insan üstü bir seviyeye ulaştırır ve ona işitilmeyen sesleri işittirir, görülmeyen nesneleri gördürür– mebdei Zât’tan ayrılıp tamamen taayyün edecek şekilde ilâhî sıfatlardan herhangi bir sıfatla alâkalı meydana gelen tecellîye “tecellî-i sıfâtî”; tecellî-i esmâ ve sıfâtın tavassutuyla, Hazreti İlim veya Vücud’un kâmil bir kalbte inkişafına “tecellî-i Zâtî” denir ki, böyle bir tecellîde esmâ ve sıfât-ı ilâhî itibara alınmama gibi bir mülâhaza söz konusu olsa da, işin aslı Cenâb-ı Hazreti Vacibü’l-Vücud ancak, esmâ hicabı ve sıfât muhitiyetiyle mülâhaza edilebilmektedir.

110