İçeriğe geç

Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da pek çok hakikat yolcusu, her yerde temâşâ ettikleri ilâhî nur, renk ve şekil karşısında, kendi çerçevelerine göre hep aynı şeyleri mırıldanacaklardır.

Aslında, sâlikin kalbi vecd ile sarıldığı, gönlü Ebedî Mahbûb’a aktığı, vicdanıyla gidip maiyyet yaşadığı esnada, enbiyâ basîret ve azmi gerekir ki bu türlü iltibaslara girilmesin. Yoksa, muhabbet çağlayanlarına yelken açan âşık u sâdıklar, yer yer mecralarından taşarak aşkın yaşayacaklardır; yaşayacak ve beraberliğin verdiği neşve ve sürûrla her zaman kendilerini, o aşk dalgalarına salacak, hep “Hû” deyip hayret yaşayacaklardır.

Sekir süresince hak yolcusunun gaybet duygusu hep “Hû” ile seslendirilir. Aşağıdaki mısralar –iltibasa açık yanları mahfuz– bu vadide söylenmiş güzel sözlerdendir:

Dîdemin envârı Hû’dur, aklımın fermânı Hû;
Dilimin ezkârı Hû’dur, nâlemin efgânı Hû;
Gönlümün seyrânı Hû’dur, cânımın cânânı Hû;
Âşık-ı sermest olanlar Hû iledir Hû ile,
Nakd-i cânın harç kılmış yoluna dildârının,
Vaslı Hû’dur, faslı Hû’dur, derdine dermânı Hû.
(Abdiyâ)

Sahv, ârifin, his ve şuur gaybûbetinden sonra, ikinci bir ihsas ve idrakle kendine gelmesi veya ömrünü, enbiyâ-i izâm gibi hep gözleri açık, ihsasları tam ve şuuru yerinde olarak geçirmesinden ibaret sayılmıştır ki, ona sekrin zıddı da diyebiliriz. Tokâdîzâde Şekîp’in:

“ Bezminin mahrem-i bîhûşu olan ehl-i huzûr,
İstemez neşvesini sahv ile etmek tağyir”

beyti, konuyla alâkalı önemli bir çerçeve sayılabilir.

124