2. Safâ-i hâlîdir ki; kalbin, Hak mehâbeti ve hakikat aşkıyla açılıp kapanması, heyecan ve hafakanlarını, Cenâb-ı Hakk’a münacat, yakarış ve sızlanışlarıyla seslendirerek, yer yer ruhuyla hakikat arasına giren vahşetleri ve gurbetleri giderip gönlünü huzur esintilerinin yamaçları hâline getirmesi ve bütün varlığı –kendi nefsine bakan yönüyle– his, şuur ve idrak açısından sapan taşı gibi yokluğa fırlatması mânâsına gelir.
Evet insan, hâli itibarıyla safvet ve şeffafiyete erince, onun gönlü ulûhiyet hakikatinin tecellîleriyle köpürür, ruhu hakikat aşkıyla coşar ve içinde açılan menfezlerle, varlığın perde arkası güzelliklerini temâşâ ile kendinden geçer, derken duygularının dili çözülerek, kelimelerle, cümlelerle ifadesi mümkün olmayan münacatların en büyüleyicileriyle “Hazîratü’l-Kuds”e yönelir, orada içini döker, Hakk’ın teveccühünü duyar, zevklerin en enginine erer; hatta bazen öyle bir an gelir ki, esmada, Müsemmâ-i Akdes’in Zât’ı mülâhazasıyla, sıfâtta, Hazreti Mevsûf-u Mukaddes’in rahamûtu murâkabesiyle, köpüren hislerinin dalgaları içinde meleklerin ibadet neşvesini bütün benliğinde hisseder, ruhanîlerin temkinine şahit olur, melekûtun esrarına büyülenir ve insanüstü bir hâl alır ki, Minhâc sahibi bu seviyeye işaret sadedinde:
“Bazen bu hususta söz söylemek muhaldir (daha doğrusu kîl u kâldir). (Bazen de bu hâlin ne olduğunu) ancak hâl sahibi bilir.” der ki fevkalâde yerindedir. Şimdi isterseniz, bu bölümü de مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ“Tatmayan bilmez.” deyip noktalayalım…