İçeriğe geç

kurtulamayacaklarından başkaları nazarında inandırıcı olamaz, çevrelerine güven vaadedemezler.Bir insanın duygu ve düşüncelerinde, tavır ve davranışlarında hakiki anlamda doğruluğu temsil etmesi, ihsan şuuruna ulaşmasına bağlıdır. İhsan ise Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi vesellem) tariflerine göre insanın Allah’ı görüyor gibi, en azından O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasına bağlı olarak yaşamasıdır. Bunun da kendi içinde sonsuz dereceleri vardır. Bir dava insanı, en azından Allah tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket etmeli, her an Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu hissetmelidir ki yalandan, riyadan, gösterişten kurtulabilsin. Zira böyle bir şuur, böyle bir ihsas, insanın tavır ve davranışlarına hemen akseder. Onu laubali ve dengesiz tavırlardan, hata ve günahlardan uzak tutar. Onun gevşemesine, kendini salmasına, dünyaya dalmasına mâni olur. Oturma, kalkma, yatma, yeme, içme gibi bütün fiillerine tesir eder. Bütün karar ve tercihlerinde onu yönlendirir.Kişi hele bir de bir üst mertebeye çıkarak Allah’ı görüyor gibi olma ufkuna ulaşırsa, kesret bütün bütün gözünden silinir gider ve âdeta baktığı her şeyde Allah’ı müşahede etmeye başlar. Mevlâna Câmî’nin ifadesiyle, yalnız Bir’i ister, yalnız Bir’i çağırır, yalnız Bir’i talep eder, yalnız Bir’i görür, yalnız Bir’i bilir, yalnız Bir’i söyler… O’nun dışında başka şeylerle meşgul olmayı abes sayar. Böyle bir şuur ve idrake sahip olamayan birinin tahkikî imana ulaşması, ihlas-ı tâmmı elde etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla da o, taklitten ve şekil Müslümanlığından kurtulamaz, riya ve gösterişten sıyrılamaz. Böyle birinin dini tebliğ hamleleri de çoğunlukla fiyasko ile sonuçlanır. Zira o, bugün söylediklerini yarın yaptıklarıyla yalanlar. Sözlerinde ve tavırlarında istikamet ve kararlılık olmaz. Bu yüzden de inandırıcılığını kaybeder. Muvakkaten kitleler üzerinde tesirli olsa ve onları arkalarından sürüklese de sa’y ve gayretlerinin semeresi kalıcı olmaz. Kısa süreliğine parlasa da hızla söner gider. İnsanın parlaklığını de-

132