Resûlü’nden aldıkları feyizle insanlığın en yüksek mertebesine ulaşmalarından) kaynaklanmaktadır. Günümüzde böyle bir mefkûre topluluğunun bulunup bulunmadığı sorgulanabilir. Bunu anlamanın yolu sahabe çizgisinde olup olmadığımıza, selef-i salihînin yolunu takip edip etmediğimize, Osman Gazi’nin, Fatih’in, Yavuz’un eda ettiği misyonu eda edip etmediğimize bakmaktır. Zira bir ağırlık, her zaman aynı güçle kaldırılır. Bir dönemde belli bir güç ve enerjiyle eda edilen bir vazife, başka bir dönemde daha düşük bir güçle gerçekleştirilemez. Dolayısıyla siz de bir mefkûre topluluğu olmak, onlarla aynı safta yer almak istiyorsanız onlar gibi bir kıvama, metafizik gerilime, iman gücüne, gaye-i hayale sahip olmalısınız. Dünya karşısında onlar kadar fütursuz, pervasız ve bağımsız hareket edebilmelisiniz. Dünya sevgisi kalbine girmiş ve dünyevi bağlarla bağlanmış bir insan bir yönüyle esir sayılır. Paranın, makamın, yuvanın, zevklerinin esiri olan birinin de ömrünü yüksek gayelerin peşinde değerlendirmesi mümkün değildir. Zira gözü arkada olan biri, ileriyi göremez. Beklenti içinde bulunan biri dava adamı olamaz. Bağımlı yaşayan biri, seleflerimizden bize intikal eden mukaddes emaneti omuzlayamaz.Bediüzzaman Hazretleri’nin etrafında toplanan ilklerin yanı sıra, yurdunu ve yuvasını düşünmeden dünyanın dört bir yanına hicret eden adanmışların da bir mefkûre topluluğu oluşturduğu söylenebilir. Onlar arkaya bakmadan dünyanın farklı ülkelerine açıldılar. Bir amele gibi müesseselerin inşasında çalıştılar. Bazen aylarca maaş alamadıkları oldu. Buna rağmen hizmetlerini aksatmadılar, amelden dûr olmadılar (uzak kalmadılar), suizanna girmediler. “Arkadakiler bizi düşünür, ellerinde imkân olsaydı elbette maaşları gönderirlerdi.” dediler. Yaşatmayı yaşamaya tercih ettiler. Daha sonraki yıllarda bu kıvamın korunup korunamadığı konusuna gelince, o hususta bir şey diyemeyeceğim. Gerçekten bu mukaddes davanın kendilerine emanet edileceği bir nesil yetiştirebildik