İçeriğe geç

ait olduğuna göre insandaki benlik Allah’ın mevcudiyetini kavrama adına ona verilen bir vahid-i kıyasiden (bir ölçü biriminden) ibarettir. Yani insan, iradesiyle O’nun iradesini, meşietiyle O’nun meşietini, azıcık ilimciğiyle O’nun sonsuz ilmini, küçük basarcığıyla O’nun her şeyi kuşatan basarını anlamaya çalışacaktır.

Öte yandan, insandaki duyuların eksikliği, sınırlılığı ve darlığı Allah’a ait olan şeylerin ihata edilmezliğini fark etmesine ve

hissetmesine bir vesile olur. َ َواَلا ُيُِحِ يُطُ وَنَ ِبَِشَ ْيْ ٍءٍ ِمِْنْ ِعِ ْلِْمِِهِٓ ِإِاَّلا ِبَِمَا َشَ آَء“Mahlûklar, O’nun dilediğinden başka, ilminden hiçbir şeyi kuşatamazlar.”52 âyet-i kerimesi de insandaki bu sınırlılığa işaret etmektedir. Çünkü muhit, muhit olduğu aynı anda muhat olamaz. Muhit, Allah’tır. Yani O, her şeyi ilim, irade, meşiet ve kudretiyle kuşatmıştır. Bizler ise O’nun tarafından kuşatılmışız. İnsan bu mevzuda kendisini olması gerekli olan konuma sağlam oturtamamışsa, imandan mahrumiyet yaşar. İşte büyük çoğunluğu itibarıyla insanların imansızlığının arkasında kibre dayalı böyle bir firavunca mülahaza vardır.

Zulüm

İmana mâni sebeplerden ikincisi de haddini bilmeme ve sınır tanımamadır. Bunun bir manada zulüm olduğunda şüphe yoktur. Bütün tiran ve zalimlerin imansızlıklarının arkasında bu durum vardır. Onlar meydana gelen hadiseleri kendi güç ve kuvvetlerinden bildiklerinden kaybetmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’de resmedilen Karun prototipi bu duruma çarpıcı bir misal teşkil

eder. Kur’ân, onun hâlini şöyle beyan etmiştir: َقَاَلَ ِإَِّنََۤمۤا ُأُ وِتِيُتُُهُ َعَٰلٰى

ِعِ ْلٍْمٍ ِعِ ْنِْدِ ي َأََوَ َلَْمْ َيَْعَْلَْمْ َأَّنَ اَهللَ َقَْدْ َأَْهَْلََكَ ِمِْنْ َقَْبِْلِِهِ ِمَِنَ اْلُْقُُُرُوِنِ َمَْنْ ُهَُوَ َأََشَ ُّدُ ِمِْنُْهُُقَُّوًَةً َوَ َأَْكَْثَُُرُ َجَْمْ ًعًاBu imkânlara ben, ilmim ve irfanım sayesinde kavuştum, dedi. Bilmez mi ki o, gerçekten Allah, kendisinden

83