Görüldüğü gibi burada “okuma” ve “yazma” unsurları arka arkaya zikredilmektedir. Evet insan okuyup-yazacaktır; ama hem âyât-ı tekviniyeyi, hem kendi bâtınî yapısını, hem de Kur’ân’ın özünü anlamaya yönelik olarak okuyacaktır okuyacağı her şeyi. Yer yer kendi fizyolojisine, kendi anatomisine zaman zaman da kâinatın simasına bakacak ve aldığı dersi, elde ettiği marifeti, duyduğu ölçüde aile çevresinden başlayarak başkalarına da duyuracaktır. Evet burada “oku” emrinin sadece Kur’ân’ın elfazını okumak olmadığı siyaktan da anlaşılıyor. Kur’ân, “oku” emriyle, hem ilâhi emirleri hem de âyât-ı tekviniyeyi, kâinattaki kanunları okumayı tavsiye ediyor. Dolayısıyla okurken hem yaratılışımızı, hem kâinatı, hem de Allah’ın kelâmını O’nun adıyla okuyacağız. Burada Kur’ân, önce yaratılışımıza dikkatleri çekerek, âdeta bizi “Nasıl yaratıldınız?” sorusuna bağlıyor. Hemen arkasından da, bu yaratılışın bir “alak”tan, bir başka yerde de “bir damla su”dan olduğunu belirterek düşüncelerimizi yaratılıştaki esrara bağlıyor.
Bu, “Kâinat kitabını Kur’ân’la beraber oku!” diyen Allah’ın insana verdiği öyle bir derstir ki, en mübtedi bir talebe bu dersten istifade edeceği gibi, en müntehî bir düşünür de böyle bir dersten nasibini alacaktır. Evet Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde, ümmî bir insanla müdakkik bir âlim, onca seviye farklarına rağmen idrak ufuklarına göre mutlaka her ikisi de hisseyab ve hissedar olacaklardır.