Dün-bugün-yarın
Bir zamanlar bu mübarek dünya; rengi, deseni, havası, insanı, ruhanî iklimi, millet olarak kendi kimliğini koruma azm ü gayreti, geçmişten tevarüs ettiği değerleri, kökleri semaviliğe dayanan âdetleri, an’aneleri ve bütün bunların mecmuundan kaynaklanan maddî-mânevî güzellikleriyle bambaşka bir âlemdi. Çarşısı-pazarı, caddesi-sokağı tıpkı birer mâbed harîmi, cami ve mescitleri de âdeta Kâbe’nin izdüşümü gibiydi. Bu dünya insanları, uğradıkları her yerde, duyguları, düşünceleri ve gönül enginlikleriyle ruhanîleri hatırlatan olabildiğine derin, incelerden ince, fevkalâde nazik ve hâllerinden memnun çehrelerle karşılaşır; onların sımsıcak mukabeleleriyle banyo yapmış gibi olur ve böyle bir ülkede bulunma bahtiyarlığıyla hep “şükür” mırıldanırlardı. Yükselen hemen her seste, her solukta göklerin merhameti, meleklerin mehâbeti, annelerin şefkati duyulur ve her bucak bir güven koyu gibi tüllenirdi. Burada yer yer insanlar Hakk’ı tazim duygusuyla ciddîleşir, zaman zaman da şükranla gürler ve hep tebessüm düşünür, tebessüm söylerlerdi. Bu mütebessim simaların dolaştıkları hemen her yerde tılsımlı bir meltem esiyormuşçasına, hâdiselerin tazyikinden bunalmış gönüller ve muvakkat bazı olumsuzluklarla sıkışmış ruhlar bu sihirli atmosferde Cennet gölgeliklerine sığınmış gibi bütün hafakanlarını atar, mânevî bir banyo almış gibi rahatlar ve serinlerlerdi.