İçeriğe geç

Bizim dünyamızda sonsuzluk tutkusu, hakikat aşkı, sistemli tefekkür ve tecessüs başka hiçbir millette olmayacak ölçüde bir patlama dönemi yaşamış ve doğrudan doğruya ya da dolaylı yollarla asırlarca cihana ışıklar saçmıştır. Böyle bir altın çağın arkasının getirilmesini çok arzu ederdik.! Ama ne acıdır ki, sayılamayacak kadar pek çok sebepten ötürü zaman, sonraki dönemlerde bizim aleyhimizde beklenmedik acı yorumlar ortaya koymuştur. Bugün yeniden zamanın cereyanına kendi boyamızı çalabilmemiz için insan üstü gayretlere ihtiyaç var. Böyle bir gayret sergileyip çile ve ızdırapla gerçek karakter ve istidadımızı öne çıkararak, düşünce ve hayat dantelamızı ona göre örgüleyeceğimiz âna kadar da sürüm sürüm olmamızın yanı başında, ne kendi orijiniyle dinî hayat, ne sanat, ne ilim ne de kendi kaynaklarımızdan beslenen bir ahlâkî hareket mümkün görülmemektedir, mümkün görülmemektedir; zira mârifet ve aşk sermayesinden mahrum fertler gibi, aynı mahrumiyeti yaşayan milletler de çökmeye, çözülüp dağılmaya mahkûmdurlar.

Evet, mânâ derinliği olmayan ve metafizik düşünceye kapalı bulunan ruhlar, gün gelir bütün bütün hayatî dinamiklerini kaybederek, tamamen hazan yemiş yapraklar gibi savrulur giderler.

Bir millet bu hâle gelince, yavaş yavaş kültür hareketleri durgunlaşır, genç-ihtiyar her kesimiyle toplum yorgunlaşır, ilim yuvaları şablonculuğa teslim olur; düşünce ve ilim sözcükleri gerçek mânâ ve muhtevalarını yitirir.. ve her şey tâli’sizleşen ilim yuvalarının aktörlerine bir caka ve çalım vesilesi hâline gelir. Oysaki, Eski Yunan’da olduğu gibi hicrî 4. asırda, bütün İslâm dünyasında ve batının Rönesansa yürüdüğü yıllarda o müthiş gelişmeler hep bin bir sancının bağrında filizlenmiş; hakikat aşkı ve mârifet sevdasıyla beslenmiş; sanatla, teknolojiyle resimlendirilmiş, sonra da toplumların ruh ve mânâ değerleriyle uzlaştırılarak tarihe emanet edilmiştir.

23