En iyi dönemlerde bile bazen her yan biraz sisli ve biraz dumanlı görünebilir; ama rica ederim bu, sağanak sağanak başımızdan aşağıya dökülen nimetlerin çeşitlendirilmesi, yeknesaklığın hâsıl ettiği bıkkınlığın giderilmesi, duyduğumuz zevkleri, lezzetleri pozitif olarak hep aynı derinlikte duyabilmemiz; geldikleri gibi giden, gidince de yerlerini negatif hazlara terk eden sıkıntıların, ızdırapların mânevî zenginliklere dönüşmesi değil midir? Zaten, bu kabîl sıkıntı ve ızdıraplar, her zaman mutluluklarla köpüren o uzun saadetli günlere nispeten çok az yer işgal etmektedir. Şairin “Gam karar eyleyemez hande-i hurremdir bu.” dediği gibi, başa gelen şeyler bir bir gelir ve hep tahammül çerçevesi içinde kalır.. ve tabiî dünyalar kadar vâridât bırakır öyle gider.
Aslında bunlar, Allah, insan sonra da varlık ve hâdiselerin Hak’la münasebetini kavrayabildikleri ölçüde, hayatın keyfine, lezzetine, neşesine ve ruhanî hazlarına o kadar açılırlar ki, her gördükleri, her duydukları, her değerlendirdikleri şey, onlara pek çok irfan kapısını birden açar ve nazarlarını sürekli varlık ötesi hakikatlere çevirir. Hem öyle bir çevirir ki, artık böyleleri her gün, her hafta yeniden bir kere daha hayata uyanır; mütemadiyen ışıktan yollarda yürür; ufkî geçişlerle dünya-ukba sahilleri arasında gelir-gider ve duyup zevk ettikleri her şeyi bir saadet vaadiyle paylaşırlar. Onların, Yüce Yaratıcı’nın lütuflarına açık duyguları, emme-basma tulumbaları gibi her zaman onların ruhlarına itminan ve huzur pompalar. Yer yer hâdiseler, gönül diliyle, onlara hayatın mûsıkîsini duyurmak için bir mızrap gibi onların ses veren tellerine dokunur; dokunur ve onlara çok az kimseye nasip olmuş çocuk neşesi tadında ve âşık bir kalb gibi dolgun ne zevkler, ne lezzetler ilham eder!