Enerjinin kendini hissettirip öne çıkmasıyla, onun madde üzerindeki tecellilerini yakalayıp değerlendirmeye çalışan materyalist felsefenin bir düzine meçhuller, uçurumlar, yokluklar sath-ı mâiline girmesi aynı döneme rastlar; bu dönemdedir ki artık madde enerjileşmiş ve ruhların gezdiği buudlarda dolaşmaya başlamıştır. Bu ise, o günkü realitelere göre, materyalizmin şahidi gibi gösterilen bir nesnenin, maddeciliğin aleyhinde ifade vermesi gibi bir şeydi.. evet, şayet atom sıkıştırılmış ve mini bir hacme yerleştirilmiş bir kuvvet ise ve eğer kuvvette, uğradığı mukavemetleri tâdil etme kabiliyeti var ise, sonra eğer bütün varlık ve hâdiseler, bu kuvvet nehri içinde yaratılıyor ve kendi buudlarını buluyorsa, rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyük kabul edilen bu gücü ortaya çıkarıp Hiroşima ve Nagazaki’yi külleştirenler, onun, o noktadaki sihirli tesirini heceleye dursunlar, aslında bunlar, materyalizmin ipini çekiyor ve bir fecir ezanı üslûbuyla tarihî maddeciliğin ölümünü ilan ediyorlardı.
Gerisi malum; maddeciliğe dayalı yalancı bir sistemin künde künde üstüne devrildiğini hepimiz beraber müşâhede ettik.. âile ve toplum düzeniyle, içtimaî ve iktisadî yapısıyla, sanat ve estetik anlayışıyla, eşya ve insanı mânâlandırmasıyla aldatan bir sistemin…
Onca kan-irin, onca mâlî ve bedenî zayiat ve bakıp bakıp hayıflandığımız koskocaman bir ömr-ü hederden sonra şimdi yeniden maddeyi ve bütün varlığı aşan düşüncelerimizle imanî derinliklerin ve dinî tasavvurların dünyasındayız. Milletimiz, bin sene önce de yine bu kabil kargaşa ve karmaşalarla yaka paça ola ola, o temizlerden temiz vicdanında duyduğu âlemşümul gerçeğe ve yedi-sekiz asırlık bir muhteşem döneme “merhaba” demişti.