İçeriğe geç

Evet, çok kısa bir süre içinde, her biri âyine-i kamer hâlini alan o müstait fıtratlar, temel kaynak öteler ötesinden, o nurefşan zâtın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâlesi şeklini alan ve gözleri kamaştıran engin bir nuraniyete ermişlerdi. Pervaneler gibi sürekli o ışık kaynağı (aleyhissalâtü vesselâm) çevresinde pervaz ediyor ve misliyet çerçevesinde hep O’na ait semavî güzellikleri aksettiriyorlardı. Bu müstesna keyfiyetleriyle idi ki, onlar bütün cihanlara söz dinletecek kıvam ve derinliklerinin yanında, tevazu, mahviyet, sıradanlık görüntüleri ve sürekli kendileriyle yüzleşme hususiyetleriyle de dudak uçuklatacak bir derinlik sergiliyorlardı. Hele –bir şairimizin ifadesiyle- “Bû Bekr u Ömer u Hazreti Osman u Ali” efendilerimizin, kıyas kabul etmeyen enginlikleriyle gök ehlini imrendirecek bir konumda bulunduklarını söylemek mübalağa olmasa gerek. Onlar melekleri imrendirecek kalbî ve ruhî derinliklerinin yanı sıra her zaman kendilerini yerden yere vuruyor ve hep bir mücrim –hâşâ ve kellâ– tavrıyla oturup kalkıyorlardı.

Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh)

Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) bu hâlenin en parlak ve en nurefşan simalarından biriydi. Menhelü’l-azbü’l-mevrûdu ve beslenme kaynağı dilbeste olduğu/olduğumuz Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm mir’âtında temaşa etti verâlar verâsı envar u esrarı. Kendiyle yüzleşip içini Allah’a dökerken, o veliler serveri Sıddık-ı Ekber ve onu takdir eden de canlar canı Hazreti Peygamber olmasına rağmen şöyle sızlanıyordu:

78