İçeriğe geç

mülâhazalarını. Sızlanır dururlar gece-gündüz bu içe dönük hislerle.. hep zirvelerdedirler ama her zaman tevazu ve hacalet duygusuyla oturur-kalkarlar.. tiksinti duyarlar takdirden, alkıştan.. nefret ederler şan, şeref ve ihtişamdan.. insanlardan bir insan görüntüsü sergilerler her hâlleriyle.. kendilerine atfedilen güzellik, başarı ve fevkalâdelikleri sahibinden bilir ve tahdîs-i nimet mülâhazasıyla rükû durumundan hemen secde tavrına yönelirler.

“Değildir bu bana layık bu bende,
Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!. “
(M. Lutfi Efendi)

hissiyle kendilerini bir kere daha yerden yere vurur; tevazu ve mahviyet dillendirmeye dururlar. Huy edinmişlerdir Kur’ân’ın şu önemli düsturunu: “Sana lütfedilen güzellikler Allah’tan, başına gelen bela, musibet ve kötülükler de senin kendindendir.”68 Unutmazlar yıllar ve yıllar geçse de irtikâp ettikleri bir hatayı, bir zelleyi.. unuturlar binlere kâfi gelecek yaptıkları iyilikleri ve güzellikleri.. gelse akıllarına göz kamaştıran bir muvaffakiyet ve zafer, “Vifak ve ittifaka Allah’ın tevfiki…” der sıyrılıverirler işin içinden. Bunlardır Hak yolunda yürüyen adanmışların karakterleri ve gönülleri Hâle’de rızaya kilitlenmiş âbide şahsiyetlerin sabit hâlleri…

Şimdi, kırık-dökük bir kısım ifadelerle de olsa, gözleri, gönülleri Hâle’de Hak kapısının sadık bendelerinin kendileriyle yüzleşmeleri adına “deryadan bir katre” deyip bazı örnekler üzerinde durmak istiyorum:

Zeynelâbidîn

97