Bu sabırlardan daha öte bir sabır da mukarrabînin, Cenab-ı Hakk’ın cemal-i bâ kemaline ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a kavuşma adına iştiyakla yanıp kavrulmalarına karşı, ruhlarının ufkuna yürüyecekleri âna kadar dünyada kalmaya sabretmeleridir. Bu ufkun önemli temsilcilerinden Mevlâna;
“Parça parça olmuş bir sine isterim ki, bu iftirak derdini ona anlatayım.” der. Yani bir insanın dertli olması lazımdır ki, dertten anlasın. Dertten anlamayanlara derdinizi anlatamazsınız. Esasen Hazreti Mevlâna, bir insan olarak yitirilmiş bir cennetin çocuğu olduğu ve Allah’tan (celle celâluhu) gelmiş ve buraya atılmış bir zavallı konumunda bulunduğunu söylüyor ve sürekli iştiyak ateşiyle yanıp tutuşuyor. O, vefat edeceği âna kadar “şeb-i arûs” diyor. Fakat o, “Vuslat ne zaman?” diyerek yanıp kavrulsa, burnunun kemikleri sızlasa da hiçbir zaman, “Allah’ım, bir an evvel canımı al ki, Sana kavuşayım.” şeklinde bir hissiyatı seslendirmiyor, iradesinin hakkını verip vuslat iştiyakına karşı sabrediyor.
Çünkü bizi buraya gönderen O’dur. Emir edebin hatta aşkın da üstündedir. Aşk, insanı çıldırtsa da O, “gel” demeden gelme talebinde bulunma, O’na karşı saygısızlıktır. Bizi burada asker yapan O olduğuna göre, terhis tezkeremizi dolduracak da O’dur. O hâlde bize düşen, O’nun bu tezkereyi dolduracağı âna kadar dişimizi sıkıp burada kalmaya katlanmaktır. İşte bu da aşk u iştiyak karşısında sabırdır. Ne var ki, böyle bir sabır gerçekten inanmış, inanmanın ötesinde mârifette derinleşmiş; derinleşip mârifetten muhabbete, muhabbetten aşk u iştiyaka kanat açmış çok büyük zatların işi olduğundan bizim boyumuzu aşkındır.