İçeriğe geç

Şöyle ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), duada nefs-i mutmainne istedikten hemen sonra تُؤْمِنُ بِلِقَائِكَ ifadeleriyle bu nefsin er geç Allah’a (celle celâluhu) kavuşacağına inanan bir nefis olmasını talep ediyor. Çünkü yürüdüğü yolun, aksine ihtimal vermeyecek şekilde Ebedî Zât’a ulaştıracağına inanması, likâullah arzu ve iştiyakıyla yanıp tutuşması, oturup kalkması insanın içinde derin ve sarsılmaz bir itminan hâsıl edecektir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ikinci olarak وَتَرْضَى بِقَضَائِكَ sözleriyle itminana ermiş bu nefsin aynı zamanda Allah’ın (celle celâluhu) kazasına rıza göstermesini istiyor. Bazı âlimler kazayı, Cenab-ı Hakk’ın ezelde ilm-i ilâhîsinde taayyünat çerçevesinde bazı şeyleri belirlemesi olarak tarif etseler de usûlüddin ulemasının çoğunluğuna göre o, levh-i mahv ve ispatta takdir edilmiş ve yazılmış olan kaderin, mevsimi gelince infaz edilmesi demektir. İnsanın sergüzeşt-i hayatında maruz kaldığı hâdiseler, zahirî yüzleri itibarıyla bazen iyi bazen de kötü olabilir. Fakat insan, niyetiyle Allah’ın kaza buyurduğu şeylerin tamamını hayra çevirebilir. Mesela maruz kaldığı bela ve musibetleri, sabır ve rıza duygusuyla; nail olduğu nimet ve başarıları da şükür ve hamd duygusuyla karşılayan bir insan bunları kendisi hakkında hayra çevirmiş olur. Fakat insan, celâlinden cefa geldiği zaman şikâyet eder ve kadere taş atar, cemalinden vefa geldiği zaman da nankörleşir ve bunu kendisinden bilirse, bu sefer de bu onun hakkında şer olur. Yani nimet ve nikmetin insan hakkında şer veya hayır olması, biraz da insanın bunlar karşısındaki duruşuyla ilgilidir. Dolayısıyla insanın, Allah’ın (celle celâluhu) kendisi hakkında takdir ve kaza buyurduğu her şeyden razı olması çok önemlidir.

134