İnsan, yeryüzüne mahlukatın en şereflisi olarak gönderilmiştir. O, talim ve terbiye görerek, dünya ve ahiretini burada temin edebilecek bir donanıma sahiptir. Sair mahlukata gelince onlar, yaratılış itibariyle tekâmül etmiş olarak dünyaya gelmiş gibi bir mahiyet arz ederler. Bir kedi yavrusu dünyaya geldiği andan itibaren annesinden miras olarak aldığı bütün hususları bilir. Böyle bir yavru dünyaya gözlerini açar açmaz bir tavuğun altına konulsa ve onun kanatları altında yetişse o, yine de yumurtadan çıkmış bir civciv gibi hareket etmeyecek; bir kedi gibi davranacaktır. Bir civciv de kendisine has özellikleriyle kendini gösterecek ve öyle görünmeye çalışacaktır. Böylece her varlık, hayatını sürdürebilmek için Allah (celle celâluhu) tarafından bahşedilen cihazlarla başka bir âlemde talim ve terbiyeye tabi tutulmuş gibi mamur ve mükemmel olarak dünyaya gönderilir. Bediüzzaman, en küçük canlılardan biriyle alâkalı durumu ifade ederken, “Bir sivrisinek, dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar, durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta, erkân-ı harp gibi maharet gösterir. Acaba bu küçük, tecrübesiz, dünyaya yeni gelen mahlûka bu bilgiyi, bu fenn-i harbi ve su çıkarma sanatını kim öğretmiş? Ve nerede öğrenmiş? Ben, yani bu biçare Said, itiraf ediyorum ki, eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım, bu sanatı, bu kerr ü fer harbini ve su çıkarmak hizmetini, çok uzun dersler ve çok müteaddit tecrübelerle ancak öğrenebilirdim.” der.200