Peygamber kıssalarından yola çıkarak Efendimiz’i (aleyhissalâtü vesselâm) ve bizi ilgilendiren bir misal daha vermek istiyorum. Değişik rivayetlerde, hiç kimsenin kendisine inanmadığı nebilerin olduğundan, buna rağmen onların vazifelerine devam ettiklerinden ve yaptıklarına karşılık da herhangi bir ücret talep etmediklerinden bahsedilir. Meselâ Hazreti Nuh (aleyhisselâm), kendi cemaatine karşı: وَيَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مَالاًۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ “Ey halkım! Bu tebliğimden ötürü sizden maddî bir karşılık istiyor değilim. Benim mükâfatımı verecek olan yalnız Allah Teâlâ’dır.”23 derken Hazreti Hûd da (aleyhisselâm) kavmine şöyle demiştir: يَا قَوْمِ لاَ أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Ey halkım! Risaleti tebliğden dolayı sizden hiçbir ücret beklemiyorum. Ben, mükâfatımı yalnız ve yalnız beni yaratandan beklerim. Hiç düşünmez misiniz?”24 Cenâb-ı Hak, Hazreti Nuh ve Hûd’un kavimlerine söyledikleri bu sözleri anlatırken (üslub-u hakîm ile) âdeta Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle demektedir: “Senden evvel başka nebiler de halkından hiçbir şey istemiyordu, onlar da senin gibi gayet saf ve duru düşüncelerle kavimlerini irşada çalışıyorlardı. Gel gör ki onlara da kimse inanmadı veya çok az inanan oldu. Ama (şunu unutma ki) insanların inanmaması, peygamberlik sevabından mahrum olmaya sebep değildir. Senin vazifen tebliğ ve irşaddır, insanlara kabul ettirmek ise Allah’ın işi, şe’n-i rubûbiyetin gereğidir. Sen, hakkı-hakikati insanlara kabul ettirmekle mükellef değilsin. Binaenaleyh sen peygamberlik sevabını tam olarak alacaksın..”