İçeriğe geç

Birincisi, mevcudatın, Cenâb-ı Hakk’ın zâtına, sıfatlarına, esmasına delalet etmesi; ikincisi ise mevcudatın fenâ ve zevali, yani bir süre varolduktan sonra yok olup gitmesi, ardından ise benzerlerinin vücuda gelmelerinin, fenâ ve zevale maruz kalmayan birisini gösterdiğidir. Gelenler, geldikleri gibi gidiyorlar, varolmaları da, yok olmaları da hep yukarılardan. Giderken de kendileriyle beraber olan her şeyi alıp götürüyorlar.

Bu iki nurdan daha değişik şeyler de istinbat edilebilir. Bu nurlardan biri, insanın mevcudata bakmasıyla gördüğü âfâki nur, diğeri de enfüsi nurdur. Birisi âfâki tecellidir diğeri enfüsi tecellidir.

Madem bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın zât, sıfât ve esmasının cilveleridir; onların batıp gitmesi insanı çok üzmemelidir. Çünkü kaynağı vardır, bakidir ve gidenler yine gelecektir. Bu durumda insan “Ben sönüp batanları sevmem.”14 demelidir. Hazine O’nun yanında olduğuna ve o hazine bitmediğine göre üzülmeye, müteessir olmaya lüzum yoktur. Mevcudatın adem ve âkıbetlerini görüp müteessir olmak gereksiz bir telaştır.

Bir diğer izah şekli de şöyle olabilir: İnsan, kâinata kâinat çapında -ama kâinat hesabına değil- baktığında, Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerini çok garip bir kitap gibi görecektir. Bu, Allah’ın kendi büyüklük ve azameti ölçüsünde bir tecellisidir. Bu meseleyi “Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahilazim” diyebilme seviyesine ulaşmış, yani celalin gözünde cemali sezebilmiş, cemalde celale ulaşabilmiş dimağlar anlayabilir. Bu vâhidî bir tecellidir.

39