Evet, ülfet, insana zamanla çok şey kaybettirir. İbn Mesud’un (radıyallâhu anh) daha o devirde şöyle dediğini nakletmiştik: “Allah, İslamiyeti gönderdi. Az bir zaman geçmişti ki Hadîd sûresindeki şu âyet tüylerimizi ürpertir mahiyette nâzil oldu: ‘İman edenlerin kalblerinin Cenâb-ı Hakk’ı ve O’nun tarafından inen hakikatleri hatırlayarak yumuşayıp saygı ile dirilme vakti gelmedi mi? Sakın onlar daha önce kitap verilen ümmetler gibi olmasınlar. Zira kitabı tanımalarının üzerinden kendilerince uzun zaman geçmesi sebebiyle, onlarda ülfet meydana gelmişti.’154”155
Bu âyet bir anlamda şu mânâya geliyordu: Sizden önce kendilerine kitap verdiğimiz Yahudi ve Hıristiyanlar gibi olmayın. Onlar, kitapları nazil olup da aradan bir süre geçtikten sonra, din ve dine ait meselelere karşı ülfet duymaya başladılar. Derken kalbleri kasvet bağladı ve Allah’tan (celle celâluhu) gelen tecellîlerden artık etkilenmez hâle gelip âdeta taş kesildiler. Sakın siz de onlar gibi olmayın!
Sirâceddin Ali İbn Osman el-Ûşî, meşhur Bed’ü’l-Emâlî metninde, mü’minler ahirette Allah’ın cemal-i bâkemalini gördüklerinde bu müşâhedenin onlara bütün Cennet nimetlerini unutturacağını söyler. Asrın insanının beyanı içinde, Allah’ı görmenin hasıl edeceği manevi hazza Cennet’in binlerce senelik lezzeti mukabil gelemeyecektir. Evet, insanlar o an cennet nimetlerini unutacaklar ve “Bin sene Cennet’te yaşayacağımıza bir an Rabbimizi müşâhede etsek!” diyeceklerdir. Çünkü bütün hazların, zevklerin, lezzetlerin, güzelliklerin ve nimetlerin kaynağı O’nun müşâhede ve maiyyetidir.