Meselâ, bir kardeşimiz, korku sevkiyle veya makam sevdasıyla hizmet-i Kur’âniye ve imaniyeden uzaklaşmış, ihtiyatlı davranma bahanesiyle dairenin dışına çıkmış olabilir. Biz ona, onun anlayışı içinde, gerektiği gibi davrandığını, iyi yaptığını, suçluluk psikolojisine düşecek bir durum olmadığını söylemeli ve böyle düşündüğümüze de onu inandırmalıyız. Onunla seneler sonra dahi olsa münasebete geçme menfezlerini tıkamamalıyız. Belki daha sonra hakikati o da anlayacak ve özündeki salih çizgiye dönecektir. O günlerde bizim haklı, kendisinin yanılmış olduğunu itiraf ederse, biz de ona “Şimdi de sen haklısın.” diyecek ve civanmert davranacağız.
Ayrıca, bugün onu gıybet eden insan hakkında, kendisini dinleyenlerin de itimadının zedelendiği hususu hiç unutulmamalıdır. Birbirine itimadı böyle sarsılan fertlerden meydana gelen bir cemaatin ise, hak namına yüklenebileceği hiçbir misyon yoktur.
Hem gıybet edilen o şahsa karabet veya başka hislerle yakınlık duyan ve bizimle aynı düşünceleri paylaşan insanlar vardır. Bu durumda onlarda hâsıl olacak alerjik bir durum, herhâlde sadece zarar getirecektir.
O bizi gıybetle rencide etmiş olabilir. Burada da dengeyi koruyarak misliyle mukabele etmeyeceğiz. Şahsî meselelere takılıp kalan bir onur ve gurur anlayışı bizden çok uzak olmalıdır. Bizim her şeyimiz yüce davaya feda edilmelidir. Allah Resûlü’nün onurunun rencide olduğu, İslâmî meselelerin tezyif edildiği bir yer ve zamanda, bizim kendimize ait meseleleri değil gündeme getirmeye, düşünmeye dahi vaktimiz yoktur.
Bugün bir insana yapılacak en büyük yardım, onun dinî hayatını kurtarma istikametinde olan yardımdır. İşte bize düşen de öyle kardeşlerimizin yardımına koşmaktır.