İçeriğe geç

Günde beş defa koşup ulaştığımız Allah huzuru, bizi her an şahlandıracak ve âdeta inandığımız hususlara yeniden bir ahd ü peymâna zorlayacaktır. Her namazında hatta, her namazın her rekâtında, Kur’ân ve tesbihlerde Allah’tan yeni mesajlar alınamıyorsa, bu ülfet ve ünsiyetin pörsüttüğü bir ibadettir ki şuursuzca ve ledünniyatına vâkıf olmadan geçiştirilmiş bir borç edası sayılır. Böyle bir namazın edasıyla farz yerine getirilmiş olsa bile, namazdan beklenen asıl füyûzat elde edilmiş olamaz.

Onun içindir ki, büyüğümüz, secdesinde öyle bir hâl hisseder ki, “Keşke, der şöyle bir rekât namaz kılabilseydim.” Ve sonra da şu tavzihte bulunur: “İşte sahabenin her namazı böyleydi.”2 Her namazın her rüknü onlara, Cenâb-ı Hak’tan ayrı mesajlar getiriyordu. İbadetlerinde ülfet ve ünsiyet yoktu. Diğer ibadetler de aynı ruh hâletini verecek mahiyetteydi. Bu itibarla, hacca giden, zekât veren, oruç tutan emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker’de bulunan herkes yaptığı ibadetlerin cinsine göre, o ibadetten beklenen itici ve takviye edici mânevî güç ve dinamikleri iyi değerlendirmelidir ki imanını tam perçinleyebilsin.

Dinin bir diğer yönü de muamelâta bakar. İnanan insan çarşı ve pazardaki davranışlarını Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun şekilde düzenlemelidir. Kur’ân ve Sünnet’in ticaret ahlâkı adına ortaya koyduğu prensiplere göre muamelelerde bulunmalıdır. Bu da yine imanı ve itikadı takviye eden hususlardandır. Çünkü bu sayede insan nefsinin arzu ve isteklerini terk ederek Cenâb-ı Hakk’ın emir ve isteklerine râm olmaktadır.

25