Eş-Şeceretü’n-Nu’mâniyye’deki meselelere gelince, bunların bir kısmı zuhur etmiş bir kısmı da Allah dilerse zuhur edecektir. Meselâ, Hazreti Muhyiddin, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan evvel yaşadığı, hatta Mevlâna Celâleddin Rûmî Hazretleri’nden daha yaşlı yani Selçukî döneminde yaşadığı hâlde, Osmanlı dönemine ve daha sonralara ait bir kısım vukuatı açık-kapalı haber vermiştir. Hazreti Muhyiddin’in mezarı, Yavuz Sultan Selim Hazretleri zamanında bulunur ve ortaya çıkartılır. Ona ait olduğu söylenen şu söz, çok şâyân-ı dikkattir. “Sin şın’a girince Muhyiddin’in kabri ortaya çıkar.” Yani “Sin” Selim, “Şın” Şam’a girince, Muhyiddin’in kabri belli olur ve saygıdeğer yerini alır. Şimdi o, Cenâb-ı Hak’tan gelen esintiler ve ilâhî tayflara dayanarak bunları söylüyor. Kendinden değil, zira et ve kemikten ibaret bir varlık bunları söyleyemez. O bütün benliğiyle Allah’a yönelmiş, mahiyetiyle melekleşmiş, Rabbimiz de onun melekleşen mahiyetine bir lütuf olarak, ona ruhlar ve ruhanîler seviyesinde bir letâfet vermiş. Bu letâfet sayesinde, eşyanın hakikatine, hatta geçmiş ve gelecek zamanlara nüfuz ile geçmişteki müphem vak’alardan, gelecekteki meçhul hâdiselerden, meselâ Devlet-i Âliye’nin kuruluş ve gelişmesinden, bir kısım tarih çapındaki önemli vak’alardan; meselâ 4. Murad’ın altı ayda Revan’a gidip Revan’ı fethedeceğinden ve benzeri daha bir sürü şeyden bahsetmektedir. Bu arada Edison’u hayret ve takdirlere sevk eden “Fütûhât”taki elektrik bahsi de zikredilmeye değer kerametlerdendir.
Aslında, Muhyiddin bu mevzuda yalnız değildir. Meselâ, Bitlisli Müştak Dede, Cumhuriyet’ten takriben yüz sene evvel, İstanbul’a bedel pâyitahtın Ankara’ya intikal edeceğini söylemiştir1 ki, gazeteler yazdı. Ancak Muhyiddin bu mevzuda kutup gibidir.