İçeriğe geç

Yunan’da da haşir ve bekâ-i ruh akidesi oldukça sağlamdı. Büyük filozof Pythagore, cesetten ayrılan ruhun kendine mahsus bir hayatı olacağını ve esasen ruh, arza inmezden evvel bu hayata mazhar bulunduğunu ve yeryüzüne bir kısım mükellefiyetlerle geldiğini ve burada yapacağı fenalıklara karşı cehenneme atılacağını ve zebaniler tarafından parçalanacağını; bunun aksine iyilikler yaptığı zaman da yüksek mertebeler ve mesut bir hayata mazhar olacağını ifade etmektedir ki, aktarmalarla karıştırılan bir kısım aksaklıkların olabileceğini peşinen kabul edip, sonra anlatılanlara bakacak olursak, doğruya çok yakın bir haşir akidesinin rengin bir eda ile ele alınmış olduğunu görürüz. Eflâtun’un “Cumhuriyet” kitabındaki beyanatı da bundan farksızdır. Eflâtun’a göre “Bedenden ayrılan ruh, cismanî hayatı büsbütün unutur ve yalnız hakikatin tefekkürüyle meşgul kalır. Bu hâliyle o, kendine münasip bir âleme, hikmet ve ebediyetle doygun lâhûtî bir âleme yükselerek, orada noksanlıklardan, hatalardan, korkulardan hatta maddî hayatta onu kıvrandıran muhabbetlerden, aşklardan.. hâsılı, beşer tabiatının gereği gibi bütün fenalıklardan azade olarak yüksek bir saadete ve rabbânîlerle içli-dışlı bir hayata nail olur.”

Aslında düşünce sistemleri böyle olan milletlerin akidelerinde tenasühvâri şeyler göze çarpacak olursa, artık bunun tahrif mahsulü olmasından şüphe etmemek gerektir.

Mısır’da kök salan tenasüh akidesi, bir baştan bir başa bütün Nil havzasında türkülere ve destanlara mevzu olduktan sonra, Yunan filozoflarının velût dimağlarıyla daha rengin, daha hayalî kisvelere bürünerek masallara girdi ve topyekün yeryüzünün üstûresi hâline geldi.

108