İçeriğe geç

Bütün kevn ü mekânlar, Kürsî’sine nispeten çöle atılmış bir halka mesabesinde kalan ve Arş’ına nispeten de, Kürsî’si o hâle gelen1, Arş-ı Azîm’in Sahibi’ni, insan nasıl bilecek ki; O’nun daire-i Ulûhiyetinin sırlarına tercüman olsun!..

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın kendine has işlerine ve Zât’ına ayna olacak pek çok şey vardır. Evvelâ, mahlukat yok iken de O, Kendini bilir, eşyaya muhtaç olmadan Kendine has işleri bilir; isimlerinde Zâtî şe’nlerini görür, bilir; isimler âleminde, esîrde, partiküller dünyasında ve nihayet atom ve büyük mürekkeplerde, isimlerinin cilveleriyle Kendini bilir, bildirir ve şuurlu mahlukatlarına da gösterir…

İlm-i ezelîsinde ayrı bir bilme, isimler âleminde -bize göre- ayrı bir bilme; eterde ayrı bir bilme devam edip gider de, O’nda bir değişme olmaz. Zira O, İbrahim Hakkı’nın dediği gibi:

“Yemez içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah Tebeddülden, tegayyürden dahi elvân u eşkâlden, Muhakkak ol müberrâdır, budur Selbî Sıfâtullah.”2

Biz bugün, O’nun neleri tertip edip sahneye sürdüğünü görüyoruz; ama, dün ne olduğumuzu ve yarın ne hâle geleceğimizi bilemiyoruz ve kestiremiyoruz. İlmî varlık ne idi? Âyân-ı sabite ne idi, ruhlar âlemi neyin ifadesi ve nebülözların helezonik keyfiyeti, varlığın hangi muzlim noktasını şiirleştirip âhenge kavuşturuyor ve vuzuh getiriyordu? Bütün bunları bilemediğimiz gibi, yarınki “ukbâ” hayatıyla yine önüne ve sonuna bakacak, bu büyük bilmece karşısında: ‘‘Seni de şuunatını da hakkıyla bilemedik ey Mâruf!”3diyeceğiz.

Şayet, sözü biraz uzattı isem, bu türlü meselelerde ihtiyatlı olmak gerektiği için uzattım, hata etti isem, O’ndan bağışlanmamı dilerim.

Her şeyin en doğrusunu O bilir.

41