Tabir-i diğerle O, geniş ilmindeki ilmî mahiyetleri, haricî vücutlarla sahneye sürüp, kudret ve iradesinin cilvesini göstermek; en harika sanat eserlerini, şuurlu varlıkların idrak menşurundan geçirerek, zeminden semaya kadar bir hayret ve hayranlık, bir idrak ve takdir velvelesi uyarmak istiyor.
Demek mahir, hem binlerce fende mahir bir Sanatkâr, sanatlarıyla harika istidat ve kabiliyetlerini gösterdiği gibi, en yüce mânâsıyla, bu kâinatın Sahibi de, kendi sanat şe’nini göstermek için, bu muhteşem kâinat sarayını yaratmış…
Şimdi de, “Daha önce niye yaratmadı?” meselesine gelelim: Evvelâ “Daha önce” ne demek? “Şu kadar zaman, şu kadar sene de, neden daha fazla değil” demek istiyorsak; zaman kaydına giren sonsuz “evvel”lere dahi aynı sual vârit olacaktır. Meselâ, niye bir trilyon sene evvel yarattı da, yüz trilyon sene evvel yaratmadı? Bilmem ki, böyle bir sual ve itiraza, mâkul bir sebep göstermek mümkün olabilecek midir?
Şayet, “Niye daha evvel yaratmadı?” sözüyle, ezeliyeti, yani zaman kaydı altına girmemeyi kastediyorsak, o husus varlığı kendinden olan Zât-ı Ecell-i A’lâ’nın kendine has sıfatı ve Zât’ının lâzımıdır. Yani o, O’ndan başkasına ait olamaz, başkasında ezeliyet bulunmaz.
Ancak, mahlukatın Allah’ın ilmi içinde bir ilmî vücutları vardır ki; istersek ona tasavvufî ifade ile “sabit ayn”lar, “zılâl-i envâr” diyelim; istersek onu sadece plân ve proje gibi sınırlı ve mahdut şeyler olarak ele alalım; lizâtiha onlara ezeliyet atfetmek hata; bizim böyle bir hususu kurcalamamız da en azından; Allah’a karşı suiedep olacaktır.
Bizler, daracık kıstaslarımızla haricî vücut giymiş, şu cesetler ve ruhlar hakkında bir şeyler söylesek bile, bizim için gayb sayılan hususlar hakkında söz söylemek, en hafif mânâsıyla kendini bilmemezliktir.