İçeriğe geç

İkinci Fark: Vahiy gölgesizdir, saftır, havas tabakaya hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumidir; meleklerin, insanların ve hayvanların ilhamları gibi çeşit çeşittir. Hem pek çok türüyle denizlerin damlaları kadar olan rabbanî kelimelerin çoğaltılmasına bir zemin teşkil eder.

O yolcu bunun,

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًا

ayetinin bir yönünü tefsir ettiğini anladı.

Sonra ilhamın mahiyetine, hikmetine ve şahitliğine baktı, gördü ki, mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan ibarettir:

Birincisi: “Teveddüd-ü ilahî” denilen, Cenâb-ı Hakk’ın kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi sözüyle, huzuruyla ve sohbetiyle de sevdirmesi, vedûdiyetin (kullarını çok sevip onlarca çok sevilmesinin) ve rahmaniyetin (sonsuz merhamet sahibi oluşunun) gereğidir.

İkincisi: Kullarının dualarına fiilen cevap verdiği gibi sözle de perdeler arkasından cevap vermesi, rahîmiyetin (hususi merhameti pek bol oluşunun) hususiyeti ve gereğidir.

Üçüncüsü: Ağır belâlara ve şiddetli hallere düşen mahlûkatının yardım dilemesine, feryatlarına ve çaresizce yalvarmalarına fiilen yetiştiği gibi, bir çeşit konuşması hükmündeki ilhamî sözlerle de onların imdadına yetişmesi, rubûbiyetin gereğidir.

Dördüncüsü: Çok aciz, çok zayıf, çok fakir ve ihtiyaç içinde; kendi Mâlik’ini, Hâmi’sini (himaye edenini), Müdebbir’ini (çekip çevirenini) ve Hafîz’ini (muhafaza edenini) bulmaya çok muhtaç olan ve arzu duyan şuur sahibi sanatlı mahlûklarına varlığını, huzurunu ve himayesini fiilen hissettirdiği gibi, bir nevi rabbanî konuşma hükmündeki bir kısım sadık ilhamlar perdesi altında ve hususi, tek bir mahlûka bakan has bir yönden, onun kabiliyetine göre, kalb telefonuyla ve sözle de kendi huzurunu ve varlığını hissettirmesi, ulûhiyetin şefkatinin ve rubûbiyetin rahmetinin zaruri, vücûb derecesinde bir gereğidir.

137