Cephede o kahramanların gücünü gören düşmanların korkudan akılları başlarından gitti de, yiğit bir bahadır ile zavallı, aciz bir kuzuyu ayırt edemez oldular.
Ormanlardaki aslanlar bile, Allah Resûlü’nün inayet ve yardım elini yanına almış biriyle karşılaşacak olsalar korkularından oldukları yerde kalakalır ve ağızlarını açamazlar.
O, Fahr-i Kâinat zahîr olup yardım ettikten sonra zafer elde edemeyen bir dost ve beli kırılıp zelîl olmayacak bir düşman katiyyen göremezsin.
Aslanlar yavrularını ormanlara yerleştirip ağaçlar arasında güven içinde tuttuğu gibi, Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) da ümmetini İslâm’ın sağlam kalesine yerleştirmiş ve onu dünyevî-uhrevî bütün afetlerden muhafaza etmiştir.
Kelâmullah olan Kur’ân, Allah Resûlü’ne karşı inat ve ısrarla mücadele eden nice düşmanları yüzleri üzere yere sermiş ve O’nun mucizeleri, düşmanlığı meslek haline getirmiş amansız düşmanları perişan etmiştir.
(Ey Hazreti Fahr-i Kainat “aleyhi ekmelüttahiyyât” Efendimiz’in mucizeleri hakkında daha fazla bilgi isteyen tâlip! O’nun mucizeleri çoktur ve hepsini beyana da gerek yoktur.) Zira, yaşadığı devir cahiliye devri olmasına rağmen, hiçbir insandan hiçbir ders tedrîs etmeyen O Ümmî Nebî’nin ummanlara denk ilmi ve bir yetim olarak neş’et etmesiyle beraber edep ve terbiye hususunda da zirvedeki hâli mucize olarak O’na yeter.
9. Fasıl: Cenab-ı Allah’tan Mağfiret Talebi Hakkında
Şu mısralarla Hazreti Habîb-i Huda’nın medh ü senası hizmetiyle müşerref oldum. Şimdi ömrümün geçen kısmında başkalarına yazdığım şiirlerden ve yaptığım hizmetlerden kaynaklanan günahlarımın, bu kaside vesilesiyle affedileceği ümidini taşımaktayım.
Mazide başkalarına yazdığım şiirler, yaptığım hizmetler boynuma âkıbetinden endişe edilecek bir gerdanlık taktı. Ben de cinayet karşılığında kurban edileceğinin alameti olarak boynuna gerdanlık takılan bir deve gibi oldum.
Evet, başkalarına mısralar düzmek ve hizmet etmekle çocukluklar, çocukça taşkınlıklar yaptım. Neticede elimde kalan ise sadece günahlar ve pişmanlıklar oldu.
Sen alışverişinde zarar edip hüsrana uğrayan benim şu nefs-i emmareme bir bak! Fani dünyayı verip de ebedî saadetin kaynağı olan dini satın almadı; almak bir yana istekli bile olmadı.
Her kim sonsuz hayatın temeli olan dinini verip de geçici yönleriyle dünya hayatını alırsa, onun bu alışverişte çok büyük zarar ettiği ve gabn-ı fâhiş ile aldandığı açık ve zâhir olur.
Şayet yeniden bir günaha düşecek olursam Rabbimden onu setredip bağışlamasını niyaz ederim. Çünkü benim Hazreti Habîb-i Huda ve Şefî-i Rûz-i Cezâ payesiyle serfiraz Efendim’e olan ahdim ve imanım günaha düşmekle ortadan kalkmaz ve O’nunla olan bağım kopmuş olmaz.
İsmimin Muhammed olması hasebiyle benim O Nebiy-yi Zîşan’ın himayesinde olmam pek tabîdir. O’na gelince, O bütün yaratılanlar içerisinde ahdine ve vaadine en vefalı olandır.
Fahr-i Kainat Efendimiz şayet mahşer gününde fazl u ihsanıyla medet edip elimden tutmazsa, -ey nefsim!- sen o zaman itap ederek bana şöyle seslen: “Ey (işlediği günahlar yüzünden) ayağı sürçüp durmuş biçare! (Bundan sonra başına gelecekler için hazır ol!)
Yok, yok! O kerem sahibi Resûl-i Mücteba recâ ile Kendisine yönelenleri kereminden mahrum etmez. O’na iltica eden kimse şefaat ve ihtiram görmeden geri dönmez.
Fikir ve sözlerimi O, Habîb-i Kibriyâ’ya hasrettiğim günden beri her türlü sıkıntı ve beladan halâs ve necatım için, O’nu en hayırlı sığınak bildim ve her zaman öyle buldum.
Suların hiç eylenmediği tepelerde bile çiçek bitiren yağmurlar misali, (âlemlere rahmet olarak gönderilen) O Habîb-i Rahman’ın şefaati, takati kesilmiş elleri, kurumaya yüz tutmuş gönülleri boş bırakmaz.
Ben bu kasideyi yazmakla, Herem’i övmekle Züheyr’in kendi elleriyle devşirdiği dünya nimetlerini de dilemedim.