Yani Allah’ın (celle celâluhu) rahmeti ve insanlığa olan merhameti, ihsanı, Hz. Musa’nın (aleyhisselâm) Cenâb-ı Hak’la mükâlemede bulunduğu Sînâ’da zâhir olmuştur. Bu rahmet, o devrede Hz. Musa’ya verilen nübüvvettir. Sâîr, Filistin’dir. Orada Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti vahiy yoluyla gelip Hz. İsa’yı ve çevresindekileri bürümüştür. Aynı zamanda Hz. Mesih, Rabb’in tecellîlerine mazhar büyük bir peygamberdir. Çokları tecellî ile zuhuru birbirine iltibas ettiklerinden bu meselede de karışıklığa düşmüşlerdir. Evet, onda tecellî eden nefha-i ilâhîdir. Fârân dağlarında ise, Cenâb-ı Hak, sırr-ı ehadiyet ve makam-ı ferdiyetle zuhur etmiştir. Fârân Mekke’dir. Çünkü Tevrat’ın başka bir yerinde, Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail’i Fârân’da bıraktığı anlatılmaktadır. Öyleyse, Tevrat’ta geçen Fârân’dan maksat Mekke’dir. Sırasıyla bu âyette üç nebiden bahsediliyor. Bunlardan birincisi Hz. Musa, ikincisi Hz. İsa (aleyhisselâm), üçüncüsü ise Son Peygamber, İki Cihan Serveri Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Tevrat’taki âyetin devamında şu ifadeler var:
وَمَعَهُ أُلُوفُ الْأَطْهَارِ، فِي يَمِينِهِ سِنَّةُ النَّارِ“O’nun yanında binlerce tertemiz, pırlantamisal ashabı olacaktır. Ve sağ elinde ateşten iki ağızlı balta bulunacaktır.” Bu ibareden, O’nun cihada memur olacağı anlaşılmaktadır.