O kulluğu tercih edince, Allah (celle celâluhu) da O’nun kulluğunu O’na baş tacı yaptı. Kur’ân O’nu birçok yerde hep kulluğu ile anlatır. Müslümanlar da şehadet getirirken, O’nun, Allah’ın kulu ve resûlü olduğuna şahitlik ederler. Evet O, evvelâ Allah’ın kulu sonra da resûlüdür. Kulluk risaletten önce gelir.
Herkes birilerinin kulu olabilir ve onlara ait bir tasmayı boynunda taşıyabilir. Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise evvel-âhir hep Allah’ın kulu ve kölesi olmuştur. O, hayatının hiçbir devresinde, hiçbir safhasında başkasına boyun büküp bel kırmamıştır. Ubûdiyet O’nun aslî vasıflarındandır.
O, kuldur. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de O’nun kulluğunu nazara vererek: وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللّٰهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا“Allah’ın kulu namaz kılmak için kalktığında, (cinler O’nun ibadetini görmek için) birbirine girercesine etrafında toplanıverdiler.”505 der.
İster bu Allah Resûlü’nün başına üşüşme işi cinlere, ister Mekke müşriklerine izafe edilmiş olsun, bizim için mühim olan, O’nun Kur’ân’da “Abdullah” unvan-ı âlisiyle zikredilmiş olmasıdır.
Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu anlatan ve bu mevzuda şüphesi olanları muarazaya davet eden şu âyetinde de O’na yine “Kul” denilmektedir:
“Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’ân’dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer doğru sözlü iseniz, Allah’tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırınız. Yapamazsanız –ki yapamayacaksınız– o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının.”506